16 Nisan 2014 Çarşamba

BÖLÜM 1


Zaman akarken günlerin telaşına veriyorum kendimi.Uzun aradan sonra soluklanmış bir ömürle tekrar yollara düşmek… Hangi yolda yürüdüğümü bilmeden yol almaya çalışıyorum; uzun engebeli bir yol mu, yoksa kısa dümdüz bir son mu? Sadece kendimi yola veriyorum. Yürüyebildiğim kadar geride kalacak zaman.Hayata karışmak işte, öfkelenmek, kızmak arada bir haykırmak! Birde bakılıyorum bir yerlerden süzüyor inceden yaşlar. Eh oluyor işte, ne yapalım? İnsanız en neticesinde.. Sonra yeni çıkmış taze gülücükler kalıyor avuçlarımda, bazen öyle oluyor ki yarılacağım la ortamdan! Bariz ciğerden gülüyorum (bir rivayete göre gençleştiriyormuş cildi) ve yeni heyecanlar; yaparız,öğreniriz, iyi kötü bizde kıvırırız, lan olum bu işe bizde gireriz, azbuçuk bizde severiz gibi sıralı akan cümleler… Yani bazen akmak için bayağı bir dolmak gerekli ve yeni sevinçler,umutlar; tabi gelip kapıda kalmak ta var yağmurlu bir günde ,yüreğinize kadar ıslanmışken, paçalarınızdan keder damlarken, toprak solucanları size gülerken çaldığınız kapıların yaşamaması, ölmüş olan anların ve zamanların mezarlığında tanıdığınız birinin mezarını eşeleyip ruhuna su dökerken bulursunuz kendinizi… Bazen de ölmüş aşkların ruhuna dağıtmak lazım lokmaları ve çaputları yeni doğan sevdalara bağlamalı.. Bazen nerede, neden olduğunuzu siz bile bilemezsininiz, öyle bir döner ki başınız olduğunuz yerden kıpırdayamazsınız. Hayat deyip geçiştiriyorum bu anları, oluyor böyle şakalar.. Bazı şeylere yeniden başlamak, derin bir soluk almak gibi bildiğiniz denizde yüzmek, suyunda değil mavisinde boğulmak. Aynı oyunun içindeyseniz ve aynı oyunu oynamaya devam ediyorsanız, çıkamıyorsanız veya atamıyorsanız kendinizi sistemin dışına, sizi bekleyen sonları az çok kestirirsiniz şairin dediği gibi; “Ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksın” Bizim gibi ne çemberin içinde yer almış nede dışında yer bulabilmiş çembere teğet geçtiği için tam yerini, yurdunu, ceddini, cinsini isimlendirmemişler için kral olmak ta var, köle olmak ta.. Bir sigaranın ucunda kül olmak veya bir ateşin içinde har olmak, zengin sofrasında sarhoş olmak ta, bir bankta ayyaş olmak ta, kısmet diyorlar… Neyin önemli olup olmadığını veya hangisinin en iyi seçenek olacağını hep gelip gidenler, küçülüpte cebimize girenler, biraz da sevenler, biraz da üzenler belirleyecek. Seken kurşunda da ölmek var veya sizin için özene bezene hazırlanmış, bilançosu bayağı pahalı olan bir suikastte sağ çıkmak ta… Geri kalanı da mastarın düzlüğüne bakar... Nerde mutluysan, kalbin nerde daha hızlı atıyorsa; senin sıcak soban orasıdır. Soğuk yanıkları, bahar kırgınlıkları zamanla geçiyor, ya içinde eriyorsun ya da içinizde eriyor ama bir yolunu bulup geçiyor. Bildiğimiz hayat yorgunlukları veya dip kırıkları… O yorgunluklar bazen "günaydın" yerine "iyi akşamlar", bazen de "geçmiş olsun" yerine "başın sağ olsun" dedirtiyor. Sonu üzücü olsa da ayıp mı? Önemli olan niyet değil mi? Bu devirde kendinizden kaçsanız, hayattan kaçamıyorsunuz. Acılardan kaçsanız, savaşlardan kurtulamıyorsunuz. İçine girseniz dışına çıkamıyorsunuz, dışında kalsanız içine çekiliyorsunuz. Dar gelmeye başlar bazı kalıplar, ne orası ne de burası tanımlar sizi… Hepsi ayrı değer katmıştır varoluşunuza, siz hepsini kucaklamak istersiniz ama örülü duvarlar vardır, aşılmasını kimse istemez. Savunucuları vardır, bahçeyi koruyan bağcıları. Kimlik siyaseti; dincileri vardır, vaazcıları vardır. Milliyetçileri, kana susamış illetleri, yeri geldiğinde kafa koparan cellatları, gri renkte soğuk duvarları ve ortada sıçanları...



Yani kaçıyorsunuz kovalanıyorsunuz ,kovalıyorsunuz ama kaçırıyorsunuz; Bazen uzuyor  bazen kısalıyorsunuz .Tekrar eden zamanlar gibi tekrar eden hastalıklardan da  uzak durmaya çalışıyorsunuz ….

9 Nisan 2014 Çarşamba

ERKEN YİTENLER

Zaman nasıl geçiyor
Yürek nasıl tükeniyor
Bu erken yitenler
Bir anda bitenler
Selamsız sabahsın gidenler
Kelebek gibi biranda uçuverenler
Kime inat kime sebep
Neden kayboluyor ki bu gencecik yürekler
Bu vahşet ,katlediş neden
Sırtlan gibi geceye gizlenenler
Karanlığınıza saklanıp ,sinsice pusu bekleyenler
Onlarca mahlukla  bir yüreği tekmeleyenler
Bir çocuğunu beynini hedef alıp
Birilerinin arkasına geçipte silahını ateşleyenler
Korku duvarlarının arkasına gizleneler
Tanklarına ,toplarına güvenenler
Sizde biliyorsunuz ezber bozacaklar
Saltanat tahtlarını yıkacaklar
Şu karanlığınıza güneş gibi doğacaklar
Diktiğiniz acıların altından sizi çekip alacaklar
Ördüğünüz korku duvarlarını delip geçecekler
Biliyorsunuz yine gelecekler

SEN GİDERSİN O KALIR

Nedir bu telaşın
Nedir bu aşkın bu heyecanın
Bitmeyen bu hırsın
En lüksü arzularsın
İstersin ki  en büyük koltuğa sen oturasın
Kimse almasın en güzeli sana kalsın
Kendini  bilmiyorsun,özünü tanımıyorsun
Başka dille ,kültürle caka basıyorsun
Biraz pofpoflanınca kendini gökteki yıldız sanıyorsun
Kimsenin acısını paylaşmıyorsun  , kendini ulus insanı gibi tanıtıyorsun
Coşunca  kaşın oynuyor gözün kayıyor
İlk sen oradan buradan çıkıyorsun
Her devrin adamısın
Yeter ki bir şeyler damlasın
İlk sen öpüyor, ilk sen zıplıyorsun
Gülüşün yapma, ağlayışın  uyarlama
İnsanı insana kırdırır ortasına bir şey arasın
Sana düşeni alır ortalığı kana bularsın
Sonra kaçıp  kaybolur sana düşeni sayarsın
Burnun yapma ,kaşın takma
Üstün başın marka
Hayatın çakma
Kolundaki saatin yediğin harama sadaka
Okyanusta gemin, umurunda mı öldürdüklerin
Dudağında rujun,sevişirsin haramla
Hertarfında kalır izin
Yanı başında  bir ton yalaka
Sen çalarsın onlar doyar
Sen oynarsın onlar uyar
Geçer böyle bir zaman
Sonra eser o rüzgar
Seni savurur, öbürünü kurutur
Sel gider kum kalır
Sen gidersin o kalır

8 Ocak 2014 Çarşamba

BİRAZ DÜŞ BİRAZ GERÇEK


Vurdum kendimi  yollara

Cebimde azıcık bir telaşla

Üstümde Yırtık bir zamanla

Yürüdüm yürüdüm

Bir yandım,bir söndüm

Bir oraya bir buraya döndüm

Yürüdüm yürüdüm

Bir gençleştim bir yaşlandım

Vapura bindim

Bir üşüdüm bir titredim

Sonra

Kar yağdı

Güneş açtı

Martılara daldım

Uçtum sonra birden çakıldım

İndim

Yürüdüm yürüdüm

Mezarlık gibiydi o an

Bir öldüm bir dirildim

İrkildim kendime geldim

İçeri  girdim

Önce kendimi meze ettim

Üstüne bir içtim,bir içtim

Keyiflendim,keyiflendim

Bir sevindim bir üzüldüm

İnce bir sesle çalmaya başladı o şarkı

Niye dedim lan

Aklıma geldin bir   an

Bir ağladım bir güldüm

Dışarı çıktım

Yürüdüm yürüdüm

Yolu şaşırdım

Çamura battım

Yol kenarındaki sularda ıslandım

Eve vardım

Yatağıma uzandım

Yatım

Bir düşe bir gerçeğe uyandım…

7 Ocak 2014 Salı

HİÇ METİN OLMADIK

Çocukluğumuza denk gelen dönemler. Sevinç,umut, matem ve hüzün taşıyan yıllar.

Bol İbo Show’lu , delice futbol tutkulu ve o kadar faili meçhuldü ki, sonradan anlayacaktık ki,  çocukluğumuz  bile kim vurduya getirilmişti.

Gazi olaylarının dumanı  daha üstündeyken, çöp konteynırlarının  önünde öyle tekmelemişti ki polisler bizi sancısı bugün bile vuruyor.  Öyle taramışlardı ki çoğu ilk kurşunda ayrılmıştı aramızdan. Kurşunların ve kanın arasında birileri o anları fotoğraflıyordu. Dumanlı ve sisli yıllardı gerçekten de. Doğal gazın olmadığı  bol karbonmonoksitli  ve okul yolunun hep sisli, görüş açısının hep az olduğu ve erken ölümlerin bir o kadar çok olduğu dönemlerdi.

Hep yağmurlu günler olarak hatırladığımız aslında yağmur yağmayan ama matemin den öyle bir ıslanmışız ki biz hep o günleri yağmurlu hatırlayacağız.

Metin Göktepe’nin katledilişinin 18’nci yılındayız ,onun objektiflerine yakalanmayan 18 yıl belki yaşasaydı hiç tanımayacaktık  kim bilir.Genç bir ömür kalmıştı arkasında  Can Dündar’ın dediği gibi


“Soruyor bir işaret fişeği
Biz ölerek mi yaşamayı öğreneceğiz hala…”




Dönemin iç işleri bakanı duvardan düştüğü için öldüğünü söylemişti sonra tükürdüğünü yalamıştı  ama  değişende bir şey olmamıştı gerçi sandalyeden düşüp öldüğünü söyleyenlerde olmuştu mahkemesi şehirden şehre taşındı  ülkemizde adalet yine tecelli  etmişti , onu katleden  polisler  yaptıkları üstün hizmetten  dolayı devamlı ödüllendirildi ve bu onur ve gururu hep apoletlerinde  taşıdılar geriye Fadime ananın ağıtları kaldı .Sonuç olarak Metinin ölümüne neden olan sarı basın kartı  onu öldürenlere sarı kart olarak yansımadı .Yaşasaydı  gazide tekmelenip öldü diye çöp kenarına bırakılan  ve   şans eseri kurtulan  Özlem’e yaptığı evlilik teklifinin olurunu alacaktı kim bilir hayat.Özlem sadece o kanlı görüntüleriyle objektifinde kaldı.


O hep yirmi sekiz yaşında kalmayı başarmışken  biz otuzbirimiden gün almaya başladık ,o hep gençken biz yaşlanmaya devam ediyoruz.


Şimdi dönüp baktığımızda  bizim dönemlerin hepsi faili meçhul ve hep sisli  dün Metin bugün Ali İsmail ,Ethem,Ferit  hep genç ölümlerle  büyüttüğümüz ömrümüz  buna ne kadar devam edecek  değişmeyen sadece anaların ağıtları ve gözyaşlarımı olacak ve bu oyunu hep kötüler mi kazanacak .




Hiç Metin olmasak ta seni onur,gurur ve saygıyla anıyoruz…