30 Ağustos 2015 Pazar

sızlarya bir yerin
yoklar yoklar bulamazsın
işte sen orasısın
yoklayıp yoklayıp bulamadığım

29 Ağustos 2015 Cumartesi

kısa cümlelerle özetlemeli artık;
senle, ben
vapurla, tren

gel zaman, git zaman derken
ne gelenle dertleşebildik
nede gidenle ağlaşabildik
öyle gelip, ahada böyle gittik
giydiğim yelek çırılçıplak
yürüdüğüm yol yalın ayak 



Kimi sayfalarım yırtılmış
Kimi sayfalarım yakılmış
Kimi sayfalarım bedenimden ayrılmış
Kimi sayfalarım ölmüş aşklar için karalanmış
Bugün üstüme eski kitapların kokusu yayılmış


28 Ağustos 2015 Cuma



yanağı yanağında
küçücük burnu, dudağında
ağlaya ağlaya öptü, kanayan yaralarından
o çocuk öldü, annesini kucağında
ölümü adı kolaysa
ölümün adı çocuksa
ömür boyu kanayacaksa
o çocuk annesini kucağında
acılar girdiği vücudu sakat bıracaksa
kim inanır toprağa
kim inanır vatana 

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Otobüsteki Ter

Sıcak bir yaz günü. İstanbul, sıcaktan büzüşmüştü. Güneş, şehrin böğrüne böğrüne vuruyordu. Denizdeki sular, güneş ışınlarıyla dans ediyordu. Betonarme binaların, dış cephelerindeki camlar bu gidişle eriyip aşağıya akacaktı. Dışarda çalışanların ruhunu güneş çoktan ele geçirmişti. Bazıları gölgelik alanlara kaçmayı başarmıştı. İçeridekilerde klimalı odalara sığınmıştı. Kliması olmayanlarda terli terli kabuslar görüyordu.
Böyle bir günün akşamında işten çıkıp,  eve gitmek için yola koyuluyorum. Gayrettepe’den metrobüse biniyorum. Bu o kadar kolay olmuyor; eğer basketbol oynamışsanız metrobüse binerken çok faydasını görürsünüz, çünkü basketbolda rebound almak için rakip oyuncuyu box out etmelisiniz, yani rakiple, top arasına girip, potadan seken topu rakipten önce almaya çalışırsınız. Burada vücudunuzu diğer yolcuları ekarte edecek şekilde konumlandırıp, metrobüs geldiğinde kapısını tutturmak için doğru yerde durmalısınız. Oyun ve pozisyon bilginiz iyi olmalı ve bunu gerçekleştirmek içinde güçlü ve çabuk olmalısınız. Benim için artık sıradan bir durum. Günde iki kez metrobüse binen birisi olduğumdan, performans ve oyun bilgim yeterli düzeyde. Metrobüse binip Karşıya Altunîzâde’ye geçiyorum.
Altunîzâde’ de inip otobüs durağına gidiyorum. Durağa gelip otobüs beklemeye başlıyorum. Baya bekledikten sonra, 11A hattındaki körüklü otobüsü geliyor. Çok karabalık ama bu otobüs Şile Otobanından gittiği için hem hızlı, hem de kestirme oluyor. Gelecek diğer otobüslerde üç aşağı, beş yukarı bu otobüs gibi karabalık olacak. Ön kapıdan biniyorum. Bedenimin yarısı içerde yarısı dışarda kalıyor. Otobüs hareketlenince bir hışımla kendimi içeri çekiyorum. Bir, iki durak gittikten sonra, inenlerin bıraktığı boşlukla ve yeni binen diğer yolcularında ittirmesiyle otobüsün içinde biraz da olsa ilerliyorum. Otobüsün içi yanıyor! Yolcular söylenmeye başlamıştı “şoför bey klimayı açsanıza”. Tepkiler gittikçe yükseliyordu “kardeşim şu klimayı açsana piştik!”. Bu arada benimde her yerimden ter akıyordu. Ciğerden terliyordum. Herkes terden adama dönmüştü. İşin kötü yanı bu  otobüsün camları da açılmıyordu. Camları açmayı deneyen birkaç kişinin girişimi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bende “bu camları böyle açamazsınız, mandalı çevirmelisiniz, pense lazım”,  çok biliyorum ya! Yüksek sesle  “arkadaşlar penesi olan var mı?”dedim,  ama ne bir sıhhi tesisatçı nede bir motor ustası vardı otobüste veya vardı ama takım çantası yanında değildi. Camlardan umudu kesmiştik . Şoföre tepkiler çığ gibi artıyordu, “klimayı aç klimayı, senin açtığın havalandırma kardeşim klimayı aç, sen klimanın ne olduğunu biliyor musun şoför, hepiniz aynısınız sanki babanızın malı açsana klimayı”. Şoförden beklenen tepki gecikmeden geldi “adam gibi konuşun, terbiyeli olun, açtım klimayı 200 kişiye yetmiyor işte” şoför bunları söylerken yanımdaki siyah gömlekli adam bir anda patlıyor.
Siyah gömlekli — Sen klimayı açmadın klimayı açsan böylemi olur.
Şoför— Adam gibi konuş, terbiyesiz!
Siyah gömlekli — Siktir lan, şerefsiz, geri zekâlı! adam gibi böyle konuşulur işte.
Biri araya girip “ gazı bitmiş olabilir.”
Siyah gömlekli — kardeşim o zaman yola çıkmadan kontrol ettirsinler gazını.
Şoför— Kardeşim  klima açık, yetmiyor bu kadar kişiye.
Elimi siyah gömleklinin omzuna koyup sakin olmasını söylüyorum. ”Abi bunlar hep böyle, bu işi beceremiyorlarsa yapmasınlar”. Şoföre seslenmeye başlıyorum, “kaptan tartışarak, küfürleşerek bir yere varamayız, sen bu arabayı hepimizden iyi biliyor ve tanıyorsun, halimiz ortada, nefes alamıyoruz, kıçımıza kadar terledik, pencerelerde açılmıyor, klimanın kendine hayrı yok,  kapılarımı açacaksın, tavan havalandırmalarını mı açacaksın bir şeyler yap artık!”
 Şoför— Kapıları açamam yasak ama klimayı kapatıp, tavanda ki havalandırmaları açabilirim.
  Ben — Tamam kaptan tavandaki havalandırmaları aç.
Kaptan bunu yaptığı an trafik kilitlendi ve benim beklediğim rüzgâr sirkülasyonu olmadı. Yolcular  “bu daha da kötü oldu kaptan,  kapat havalandırmaları!” 
Şoför— Tamam benim için sorun yok kapatıyorum, klimayı açıyorum.
Ben— Kapat kaptan kapat! Klima çok çalışıyor ya. Havalandırmalar açık kalsaydı trafik akınca rüzgâr sirkülasyonu olurdu, içeriye biraz hava girerdi en azından.
Bütün yolcular yavaş yavaş su kaynatmaya başlamıştı. En arkada iki yolcu arasında bir ağız dalaşı patlıyor. Ben otobüsün önünde olduğumdan olayı tam göremiyorum ama sesleri rahatlıkla duyuyorum. Bir yolcu diğerine diyor ki  “üstüme çık, üstüme çık, bütün ayılarda beni buluyor arkadaş”. Diğer yolcu, “küfürlü konuşmasana sikik(!)” .  Bu dalaşma uzadıkça uzuyor küfürler havada perende atıyor. Birkaç akil adamın araya girmesiyle kavga edenler sakinleştiriliyor ve olay yatıştırılıyor.
Diğer tarafımdaki beyaz tişörtlü kilolu vatandaş ise gidip şoförü döveceğini söylüyor, ”bunlar anca dayaktan anlar kardeşim”,  bir yandan da onu sakinleştiriyoruz. Bir kadında durmadan kendi kendine konuşuyor ve eleştirilerini sıralarken bunu kime söylediği veya kimi eleştirdiği bile anlaşılmıyordu. Bir diğer yolcu “Devlette şerefsiz otobüslere emniyet şeridini kullandırmıyor, aç emniyet şeridini otobüslere,  trafikte beklemeyelim bari.” 
Bayan yolcu — Şoför bey sizi Beyaz Masaya şikâyet edeceğim!
Şoför— Et ablacığım nereye edersen et!
Birden bayan yolcunun yanındaki kuru, kavruk herif devreye giriyor. Otobüste ilk defa söz alıyor. “Değmez bunlara bacım, baksana hepsi halinden memnun”. Kendisi hiçbir şey söylememiş, asıl halinden memnun olan o ama bizi harcıyor,  ulan bize saygın yoksa gösterdiğimiz mücadeleye saygın olsun hıyar!
Yol açılıyor, yavaş yavaş giderken aniden otobüs duruyor. Şoför bağırmaya başlıyor! “Arkadaşım vanayı açtınız, vanayı açarsanız otobüs otomatikman durur”. Arka kısımdaki yolcular, vanayı çevirip arka kapıyı açmışlardı ve otobüs otomatikman durmuştu. Kapıyı açanlara sonuna kadar hak veriliyor. Araya giren birkaç akil “trafik açıldı arkadaşlar kapatın da şu kapıyı yolumuza devam edelim"diyor. Yolu trafiğe de kapatmıştık, korna sesleri birbirine girmişti. Nihayet kapı kapanıyor ve yola devam ediyoruz.  Yoldan lüks araçlarıyla geçip kafasını bize dönüp uzun uzun bakanlar acaba ne düşünüyordu? Bize bakıp ibret mi alıyorlardı, baktıkça imana gelip şükür mü çekiyorlardı, bazıları toplumsal algılarıyla, “adam böylemi taşınır arkadaş, balık istifi, yazık lan vatandaşa”mı diyorlardı, içlerinden bazıları böyle rahat gittikleri için suçluluk duygusuna mı kapılıyordu, bazıları da baktıkça zenginliğin tadını çıkarıyordu, pis fakirler mi diyordu? İşte bizim durağa geliyorduk, kara gözükmüştü artık. Terlerimizin birbirimizin üstüne aktığı, kokularımızın birbirine karıştığı yolculuğun sonuna geliyorduk. Durağa gelince kuruya sert bir bakış atıp iniyorum. Halı sahada bile böyle terlemiyorduk, güzel ter atmıştım aslında.
Acaba o kadın, şoförü Beyaz Masaya şikâyet etmiş miydi?  Beyaz Masadaki ilgili, olayı yetkililere iletmişmiydi yada çokta fifi demiş miydi? Yoksa kurunun dediği gibi bizim gibiler için değmez miydi? Şoför, klimayı ve klimanın gazını götürüp kontrol ettirdi mi yoksa arabayı başka şoföre mi kaktırdı? Ulan her şeyi geçtim de camları niye kilitliyorsunuz? 




Arap Şükrü

Adanın karabalık sokaklarından, çılgın ses  sistemlerinden yayılan tekno müziklerinden, ritmsiz ve anlamsız danslarını kaldırıma kadar  taşıyan gençlerinden, köftecisinden, dönercisinden, dövmecisinden, dondurmacısından ve insan selinden kendimi kurtarıp fazla karabalık olmayan bir yola giriyorum. Yolun köşesinde bir lunapark görüyorum ve oraya doğru yürüyorum.
Lunapark kapısından içeri giriyorum. Hızlı bir şekilde lunaparkı gezdikten sonra, iki gole bir forma diyen, meymenet suratını çoktan terk etmiş, zanaatının bütün özelliklerini taşıyan, hilebaz, çamur, simsar, 50 yaşlarında bir adamın çalıştırdığı, parkın bu bölümünde duruyorum. Demirden yapılmış ufak bir kale. Kalenin ebatları; genişliği yarım metre, yüksekliği otuz santim civarında. Üç bilemedin dört metre uzaktan, bu ufak, boş kaleye,  istediğin sitilde şut çekiyorsun. İki golü peş peşe  atarsan 15 kağıt ikramiye alıyorsun çamurdan, kaybedersen 5 kağıt  veriyorsun çamura. Çocukluğumda ve gençliğimde bu oyunun değişik  türevlerini oynamıştım. Topla, üçken şeklinde konumlandırılmış, içine taş konulmuş üç kutu kola tenekesini devirmek, kalecinin olduğu büyük kaleye üç penaltı atmak, vb. oyunlar. Hepsin de başarısız olmuştum ve kaybetmiştim.  Burada aklıma gelen ilk şey "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz"daki,  Kaleci Kamildi, Elek Kamil! Artık elekleşmiştim, o kadar çok elemiştim ki her tarafım delik deşikti. Ya çok kaybetmiştim yada hiç kazanamamıştım. Şimdi ise  kaybetmek gibi bir durumum yok çünkü; kazanmanın veya kaybetmenin yaratığı derinlikleri çoktan yitirmiştim. Kim neyi kazanabilir veya neyi kaybedebilir ki bu hayatta.  Her şey anlamsızlaşmış ve özeliğini yitirmişti. Kaledeyken Elek Kamil'im ,şut çekerken Ofsayt Osman. 
Tatilci çocuklar sırayla vuruşlarını yapıyor ama kazanan yok, tüm çocuklar ve gençler harçlıklarını meymenetsiz çamura bırakıyor,  yani kazanan yine kasa. Bir anda kendimi topun başında buluyorum. Yanımda ki çocuklar "abi sert vur, abi yumuşak vur" gibi taktikler veriyorlardı bana, artık abi olmuştum, gençken çıktığım bu parkta, abi olarak geri dönmüştüm. Bir abi topa iyi vurmalıydı, ben çocukken bir abiden hep onu beklerdim. Vuruş tekniği diye bir şey vardı; pis burun, ayak içi, ayak dışı, ayağımla topa kapanıp tüm gücümle kalçadan bir şutu mu çıkarsam acaba?  Ayak içiyle, yumuşak bir şekilde topa vuruyorum ve top  ayrı yerde, kale ayrı yerde. Vuruşum farklı bir şekilde auta gitmişti. Çocuklar ve gençler aralarında  gülüşüyordu, içten içe vay kazma vay, bu iş senin neyine diyenlerde  olmuştur elbete içlerinde. Çok farklı şekilde auta çıkan top şu anki yaşantımın özetiydi. Evet şu an  yaşadığım hayatta ki ben çok farklı şekilde autum. İkinci atış için çamur, çizdiği dairenin içine topu dikiyor. Bu sefer ayak ucuyla topun hafiften dibine giriyorum , top gidip kalenin  yan direklerine sırasıyla çarpıp dışarı çıkıyor. Yaşadığım hayatta da buna alışıktım, tam oldu derken, iki direğin arasına çarpıp dışarı çıktığım çok olmuştu. Top sevecek seni, senin topu sevmen bir şey ifade etmiyor. Üçüncü kez topun arkasındaydım. Bu atacağım son şutla çamura 15 kağıt borcum olmuştu. Gelip topu ayak içi bir plase ile kaleye gönderiyorum ve top ağlarla buluşuyordu, şimdi ikinciyi atmak lazım eğer atarsam çamurla fiftileşeceğiz. İkinci vuruşu da aynı taktikle yapıyorum ve bu da gol oluyor ve çamurla alacak, verecek kalmıyor.  Çamurun rengi değişmişti, vermeyi sevmeyen bir yapısı vardı, onun için en güzel şey parayı alıp kutuya atmaktı. Çamura bir şut daha atacağımı söylüyorum çünkü hayatta denge diye bir şey yoktu;  aldıklarını veremezsin, verdiklerini alamazsın. Son şut için en son atığım 2 goldeki  tekniği bozmadan, gelip topa vuruyorum ama top bu sefer alakası olmayan bir yere gidiyor ve auta çıkıyor. Yanımda ki kalabalık oyunda bariz hile döndüğünü söylüyor, çamur buna çok bozulup kalabalığı tersliyor, ben zaten hilenin  farkındayım, bizler kazanamazdık çünkü aynen bu oyun gibi, hayat hep hileli ve hep yanlıydı. 
Çamurun ordan ayrılmış, at hırsızı bir sunucunun anlatımıyla, lunaparkta at yarışı oynuyordum. Buraya nasıl ve niye geldiğimi ben bile  bilmiyordum. Üçken formunda altı deliğin olduğu bölmeye  tenis topunu elle  yuvarlayıp o yuvarlaklardan geçirmeye çalışıyorum, topu o deliklerden ne kadar geçirirsen atın o kadar ilerliyor. At hırsızı sunucu, atlara ayrı ayrı isimler vermişti, onların ismiyle  sesleniyordu yarışmacılara. İki numaralı bölme deydim, benim adım Bizim Köylü Arap Şükrü'ydü, diğerlerine de; Sergen, Grupekinoks, Fadime, falan diyordu. Geride kalmıştım, önde giden atlar; dostlarım ve arkadaşlarımdı. Onlar alıp başlarını bütün hızlarıyla gitmişken ben geride kalmıştım, tozlarında boğuluyordum. Bizim Köylü Arap Şükrü'nün koşamaya mecali yoktu,hayat yorgunuydu ve yükü çok fazlaydı o sadece geriden acı acı kişniyordu ama diğerleri öylemiydi şahlanmışlardı, deli gibi koşuyorlardı,rüzgarlara direnircesine, yüreklerini terletircesine. Bizim Köylü Arap Şükrü yarışı kaybetti ve iki ayağını kırdı. Bizim Köylü Arap Şükrüyü oracıkta vurdular. Oluk oluk kan aktı Arap Şükrü'den. Kimse onun tedavisiyle uğraşamazdı, çünkü o kaybedendi ve hep gerideydi. Gözünden iki damla yaş süzüldü Arapın. Kaybedecek bir yarışı da kalmamıştı artık Şükrü'nün. Onun ölümünün nedeni de bendim. Üstümde Arapın kurumuş kanıyla, boynumda vebaliyle, lunaparkı terk ettim.
 Kimin kaybedip ve kimin kazandığını, kimse bilmez aslında. Geriye  sadece at gibi kişneten acılar kalır.





ölümün adı kolay bu topraklarda

Ölümlerin, katliamların, çatışmaların, kuşatmaların, gölgesinde büyüdü çocukluğumuz.  Kurşun yaralarının derinliğini,  suratlarda kurumuş kanın kederini, parçalanmış bedenlerin tahrip gücü yüksek hüznünü,  yakılmış insanlığın sızısını, erken yaşta tanıdık ve öğrendik.  Nefret tohumlarını ektiler. Bunlara gözleri gibi baktılar, zamanında suladılar, zamanında bütün bakımlarını yaptılar, ilgili ilaçlarını hiç aksatmadılar. Bunlar filizlendi, yeşerdi,  fazla sürmedi,  dış tarafı  acı kaplı, iç tarafı ise gözyaşı sıvısıyla dolu olan meyvelerini vermeye başladı. Günü gelince meyveler dallarından itina ile toplandı. Tücarların, değişik startejilerle pazarladığı ve kazancı en bol olan üründü. Bütün zamanları kirletiliyorlardı. Ne çocukluğumuz kalmıştı geride nede gençliğimiz, çoktan araklamışlardı arka cebimizden. Halkı acılarla yıkarken, yitip giden, bir daha gelmeyen,  onlarca bedeni emanet ettik toprağa. Toprak bu kadar acıyı bağrına basabilir ve içinde öğütebilirdi. Ölümü sıradanlaştıran, diriltmeyi ise  bir türlü beceremeyen bir sistemin içindeydik.  Ölümün adı kolay bu topraklarda, sayılarla 5, 10, 30,100.
Evet, ölümün adı kolay bu topraklarda! Düzen acıların değil sayıların beşinde. Gün geliyor acıları yarıştırıyor. Gün geliyor gizli bir perdenin arkasında herkes birbiriyle savaştırılıyor. Aslında namlular halka dönmüştür, namluların başında kirli kan tüccarları,  hedeflerinde halklar vardır ama o gizli yüzler hedeflerindeki halkı bir birine hedef ederler, bölerler, bölüştürürler, ortalığı kana bular, kaçıp, kaybolup kendine düşeni sayar, geride kalanlar ise soğuk morg odalarında acıları teşhis eder.  Böyle bir ortamda, bir karıncayı bile incitmemişken, barışın türküsü dilinden düşürmemişken, gün geliyor senin kapını çalıyor acılar. Başkalarının yarattığı kirli   kavgada , onların kirli oyunları, çıkarları, menfaatleri için ilk sen sırtından vuruluyorsun, onların yarattığı dibi gözükmeyen kan gölünde ilk sen boğuluyorsun. Tanınmamış ve teşhis edilememiş faili meçhul acılar kalıyor geriye. Acılar girdiği vücudu  sakat bırakır, ömür boyu bu aksaklıkla yaşarsın. Herkes keni acısının bülbülü olur, öter durur dalında.  Güneşli yaz günlerine simsiyah ağıtlar bıraktılar. Bu toprağın anaları bu ağıtları dillerinde bayrak yaptılar. Bu toprağın anaları,” acılarını süpürmek için açar kapılarını".
Evet, ölümün adı kolay bu topraklarda! Devran kana doymuyor, zaman ölüm doğuruyor, yürek mayın tarlası. Bütün umutlar birer birer infilak ediyor. Yorulmuş diller hep sabır diliyordu. Devlet büyükleri de herkesi metanete davet ediyor. Bazıları da kanına giren mikrop yüzünden  bu acılarla besleniyordu. Nefret o denli güçlü bir ot ki,  başladınmı bırakamazsın, tutkulu bir bağımlısınızdır artık. Bu otun dumanını içine çektiğin zaman ; canlılardan nefret edersin, cinsiyetlerden nefret edersin, hayvanlardan nefret edersin, sevmediğin takımı tutanlardan nefret edersin, dinlerden, inanışlardan, inanmayışlardan nefret edersin, senden olmayan her şeyden bir şekilde nefret edersin. Nefret otunu aradan çekip alamadığımız sürece, şifalı ve faydalı otlar yeşermeyecek bu topraklarda. Faşizm denen o alçağı ruhumuzda boğup öldürmediğimiz sürece acıların ardı arkası kesilmeyecek. Sevmek!  Kimliksizce; din,dil, ırk, mezhep bilmeden çırılçıplak sevmek ! Evet halklar birbirini çırılçıplak sevmeli. “Tenden sual etme ten kuru tendir. “ Silaha, topa, tüfeğe verdiğimiz parayla insanların birbirini sevmesi için tedavi merkezleri açılmalı. Ülkemizde ki insanlarının çoğunun yakalandığı, insanları inim inim inleten, yataklara düşüren, o azgın bağımlılığı yani faşizm denen salgını önce durdurmalı sonra yenmek için her şeyi yapmalı. Bu bağımlılığın tedavisi bulunana kadar seferberlik ilan edilmeli. Ülkemizde son dönemde bu denli hızla yayılan bu kötü bağımlılığın önüne geçmek için bütün kaynaklar kullanılmalı. İlimden, Bilimden, Tıptan sonuna kadar faydalanmalı ve bu hastalığın üstesinden gelecek, bu hastalığın panzehirini üretecek doktorları, hekimleri acilen yetiştirmeli ki,  artık kimse bu hastalıktan zehirlenmesin, ölmesin, çağımızın vebası olmaktan çıksın bu hastalık.
Evet, ölümün adı kolay bu topraklarda! Halklar birbirini çırılçıplak sevmeli ki, kan içicilerinin, silah tücarlarının, savaştan ve ölümden beslenen, yönetici ve iktidarların kirli oyunları bozulsun. Vatan onun üstünde yaşayan halklarındır. Vatanın durumuna bakıp üzerinde yaşayan halkların resmini şipşak diye hemencecik çekersiniz. Halklar birbirini çırılçıplak sevmeli ki! ölümün adı çocuk olmasın, halklar birbirini çırılçıplak sevmeli ki! ölümün adı genç olmasın, her gün mateme bulanmasın, analar kapılarını acılarını süpürmek için açmasın.
Hep bekledik,  barış güvercini gelip konsun bu ülkenin  o koca gövdeli ağacının dalına ama o güvercinini istemediler, kurşunladılar, sapanla vurdular, kanatlarını kırdılar, taradılar ve o güvercin o dala ulaşamadı. O güvercinler, yurdumuzun semalarında diledikleri gibi özgürce uçtukları zaman,  bir barış güvercini gelir konar o çırılçıplak bedene. O barış güvercinini sevin,öpün ve  özgürlüğüne doğru olanca gücünüzle uçurun.