5 Kasım 2015 Perşembe

28 Ekim 2015 Çarşamba

Ortaokuldan mezun olunca,  abimin sanayide açtığı büfede çalışmaya başlıyorum. İş yerlerine sipariş  götürüyorum, masaları siliyorum, çöp döküyorum, küllükleri temizliyorum, tost yapıyorum,  yeri geliyor ustamız olan hala oğlu İsmet Abiye yardım ediyorum, bulaşık yıkıyorum, telefonlara bakıyorum;

-Site Büfe buyurun!

-İki yarım karışık tost, 5 kalper.

-Neper?

-kalper peynir, sen söyle abine o bilir.

-Tamam abi.

-Adres nere?

-105'inci  cadde  no:12  inoxpa.

-Tamam abi yazdım, inekspi.

Çay dağıtıyorum;

-Genç, bize üç çay.

-Birine süzgeç tutma,

-Biri tek şekerli,

-Birine sadece dem doldur.

-Ne?

Tabi çocukluktan yavaş yavaş gençliğe geçen bir olarak bu işleri severek yaptığım söylenemez.  Futbol var hayatımda, kızlar var, Beşiktaş var, müzik var... İlk okul ikiye kadar köyde okuduktan sonra  İstanbul'a  geldik.  Son yaz tatilinde  köye gittiğimizde bol bol ve çocukça seslerle  Ahmet Kaya şarkıları söylemiştik. Bu şarkılar beni derinden etkiliyor ve o şarkıların  içinde kayboluyordum.

 Büfede aldığım ilk aylıkla  Dudullu'ya kadar yürüyerek gidip kendime  güzel bir krampon ve konç alıyorum . Sonra köşedeki kasetçiye  giriyorum. O zamanlar kasetçilerin vitrinleri çok nazlı ve bol posterli.  Kasetçi vitrinlerinde geçirdiğim zamanı ben bilirim. Vitrinde  baktığım ve gözüme kestirdiğim üç Ahmet Kaya kasetini, kasetçiye girip alıyorum. Benim için büyük bir parayı, kasetçinin kasasına bırakıyorum.  Aldığım kasetler "Bahtiyar, Tedirgin, An Gelir". Kasetleri alıp eve gidiyorum. Evde tek gözü çalışan ve ara sıra saran teyple kasetleri dinlemeye  başlıyorum. Kasetleri dinlerken, kasetin içindeki kabı da iyice okuyorum. Teyp çalarken, bende kasetin  kabından sözlere bakarak şarkıya eşlik ediyorum. " Yusuf Hayaloğlu, Ali Çınar, Attila İlhan"  diyor şarkı sözlerinin  altında. Kendi kendime  "vay be  ne yazmış adamlar"  diyorum. Bu sözleri yazan kişileri de merak ediyorum ama devir İnternet devri değil,  anında bilgilere ulaşamıyorsun. "Tren gelir hoş gelir şarkısını sol ile başlayıp re ile devam ettiğini çok sonra öğrendim" bende Yusuf Hayalaoğlun'un onun kayınçosu olduğunu çok sonradan öğrenecektim. Ben kendimi şarkılara kaptırmaya devam ediyordum. 



Liseye başlıyorum... Türkülerden ve Özgün Müzikten hoşlanan diğer arkadaşlarla kaset değiş tokuşu yapıyoruz. Bu arada diğer arkadaşlarda bunlara tanıklık ediyor . Evet ben Aleviyim, Ahmet Kaya'yı da seviyorum. Gizli yaşamaktan nefret ettiğim için bunları soran olursa da anında söylüyordum.

- Olum Alevilik ne?

-Sizler neye inanıyorsunuz?

-Hazreti Muhammed'i  tanımıyor musunuz?

- Mum söndü mü var sizde?

-  Lan siktirin  gidin, yavşak yavşak konuşmayın, size ne, biz neye inanırsak ona inanırız!

Ulemayımya! Ulan ben Alevi olduğumu Sivas'ta  insanlar yanınca öğrendim! Benim büyüdüğüm köyde ne Cami ne de Cemevi vardı. İnsanlar inanışını duvarlaştırmamıştı. Herkes inandığına, inandığı yerde seslenirdi çünkü bu insanlar dinleri gereği yıllarca baskı ve zulme uğramıştı ve bir ibadethane bile kuramamışlardı. Dinlerini kendi değerlerinde yaşatmıştı. Kendi içinde putlaştırdıkları inanışlar olsada, eğitim seviyesi yok denecek kadar az olsa da, önemli noktanın insani değerler olduğunu kavramış bir toplumdu. Köyden, kente göç edince, gelip yerleştiğimiz kentlerin yabancısıydık; yaşantısına, dinine, diline, giyinişine... Birileri de bizden bahsetsin isterdik. Bizim sanatçımı, bizim şairimiz, bizim şiirimi.. olsun. Televizyonda birileri Alevilerden falan bahsetimi o bizim gündemimiz olurdu. Bizden iyi söz edeni yere, göğe sığdıramaz, bizden kötü bahsedeni de yerer dururduk. Ahmet Abinin Vapuru bizim için önemli bir programdı. Yoksulluğumuzun, sobayla sıcak ilişkiler kurduğu çocukluk yılları. Bana bu soruları soran okuldaki arkadaşlara;  Alevilikten girer, Sosyalizmden çıkardım. Hani o zaman bu kavramlarda ki düşüncelerim ne kadar gelişmiş olabilirdi ki. Bildiğim çok az şeyi yontar dururdum  ve çok şey bilirmişim gibi anlatırdım.  Kimliğimi ve inanışlarım la kimse  alay edemezdi.  Ben de bunları bildiğim kadarıyla anlatır ve savunmaya geçerdim. Ümraniye'deki Lisede de , Konya'daki Üniversitede de ben hep bendim. Hiç bir yerde kendimi gizlemedim, başkası olmadım. Başkasının elbisesine girmedim ve o elbiseyi giymedim. Evet Ahmet Kaya dinliyordum. Sonraki yıllarda bazen bir gece yarısında, bazen bir iş sabahında , bazen bir vapurda, bazen bir ayrılıkta, o şarkılar vardı dilimde. Bir nevi kendimi bu şarkılarla terapi ediyordum.   Başlı başına bir kültür ve yaşam tarzıydı Ahmet Kaya  ve her zaman sığınılacak bir limandı. Evet ben hep bendim.  Ahmet Kaya'yı çok seviyordum çünkü oda hep kendisiydi. Gizlenip, saklanmayı sevmiyor ve başkasının elbisesini de giymeye de  hiç niyeti yoktu. Başkaları gibi  konuşamıyordu, hep kendisi gibi konuşuyordu. Hiç bir zaman da Malatayada ki devrimciler gibi olmayacaktı saçları  ve bizde onun kendisine benzediği için sevecektik.



Ahmet Kaya  şarkılarında ki müzikal altyapı gerçekten çok güçlüydü. Albüm kayıtlarına baktığınızda, her şarkının kendine göre bir lezzeti ve tadı  var, yenilik var, enstrümantal derinlik var. Çok basit sözler bile onun besteleriyle buluşsa coşar,  tabiri caizse ölüyü diriltir.  Ahmet Kaya oldukça hırslı biri ama sadece hırsla olacak bir şey değil bu, doğuştan yetenekli ve bu yeteneği en yüksek yerlere taşımak için kendini geliştirmeyi sürdürüyordu. Kendisi, yazma konusunda o kadar üretken olmasa da, iyi şairlerin, güçlü şiirlerini  o dillendirecekti. Yusuf Hayaloğlu ile yollarının kesişmesi de onun kısmeti. Birbirlerinin farklı yönlerini tamamlayan  iyi bir, ikili olmuşlardı. Her şey birbirini bu kadar tamamlamışken, duygu ve yetenekleri de üst düzeydeyken, bu sıcağa da artık kar dayanmıyordu. Kaliteli albümler peş peşe geliyordu.

Lise ikide saçlarımı  daha çok jöleleyip, bol bol kokular sürüp,  karşı cinsten ilgi bekliyordum. Şiirler  yazıyordum ama iyi bir şeyler yazdığım söylenemezdi. Yeni Türküler keşfediyordum. Radyo da  dinlediğim güzel türküleri kasetlere kaydediyordum, bu iş için gece yarılarına kadar radyo başında oturduğum oluyordu. Ahmet Kaya, Fadıl Akgündüz'ün firması olan Jetpa'nın gecelerine katılıyor, Tayyip Erdoğan ile aynı sahnede şarkılar söylüyordu. Onun müziğini sevip, kişiliğine  küfredenler ile de yakınlaşmaya başlamıştı. Türbanlı üniversite öğrencilerine destek veriyordu onlara yapılan ayrımcılığı her yerde dile getirip kınıyordu.  Yakılan köyleri, sokak ortasında öldürülen insanları da... o dillendiriyordu.  Savaş Ay'ın dediği gibi"o yüreği ağzında olan biriydi" böyle kişiler bir şeyleri hesaplamadan, inandıkları şeyleri konuşurlar.  O konuşmadan sonra herkes  yine  kendi safına geçiyordu. "Olum senin sevip, dinlediğin adam var ya vatan haini!" O dönem yükselen milliyetçilik akımının etkisiyle,  okul da arkadaşlarımın bana  bakışlarındaki hoşnutsuzluk ve sevimsizliği fazlasıyla his ediyordum.  Ülke Ahmet Kaya'yı vatan haini ilan etmişti. Artık Ahmet Kaya küfür edilmesi gereken bir kişiydi. Ülkücüler ve o zaman Tayyib Erdoğan'ında içinde bulunduğu Milli Gençlik Vakfının, okulda olan öğrenci temsilcileri sınıfları tek tek dolaşıp,  gece Ahmet Kaya'nın evinin önüne gidip onu orada protesto edeceklerini duyuruyorlardı. Bense bu insanlarla okul ortamında didişmeye devam ediyordum. Artık herkes Ahmet Kaya'ya farklı bir suç ekliyordu. Onun olmayan sözleri, konuşmaları, yapmadığı eylemleri ona mal ediyordu. Herkes Ahmet Kaya'ya farklı bir dil takıyordu.  O sadece bağımsız ve demokratik bir ülkenin, dürüst yurttaşı olarak yaşamak istiyordu. Rüzgarlar onu sürgünlere savurmaya başlamıştı bile.  Geride memleket yağmurları altında bir gece sürgünü kalmıştı.

Ahmet Kaya  el yağmurlarına  gurbet türküleri söylediği zamanlarda;  medya da ufak  tefek haberler yapılıyordu ve bunların çoğu da çarptırılıyordu. Artık bir köfte harcı gibi herkes ayrı bir baharat katıyor,  Ahmet Kaya'yı istediği gibi şekillendirip halkın önüne atıyordu. Bazı kesimler bunu çiğ çiğ bile götürüyordu. O  bir yurtsever olarak artık vatansızlıktan üşüyordu.

Liseyi bitirmiş hafta içi abimin sanayideki büfesinde çalışıyor, hafta sonu ise Kadıköy'de yazıldığım dershaneye gidip Öss hazırlanıyordum. Soğuk bir gündü. Büfede çalışıyor sağa sola paket servis götürüyor ve diğer işleri yapıyordum. Baya üşümüş bir şekilde eve gelmiştim. Eve geldiğimde Annem söyledi " Ahmet Kaya  ölmüş" bir garip oldum. Kütür kütür soba yanan bir oda da üşüyor, anlamsız bir şekilde televizyonun kanallarını değiştiriyordum. Ben devamlı bu süreçlerin biteceğini ve Ahmet Kaya'nın yurda geri döneceğini bekliyordum. Onu hiç canlı izlememiştim, bunu bir gün gerçekleştiririm diye düşünüyordum ama sürgün zamanlarına bahar  gelmiyordu ve  apansız kopan bir çığ altında sonlanıyordu bu macera. Ne yazık ki teslim olmak istemediği o klasik kadere teslim olmuştu.  Kendisinin de söylediği Telgrafçı Akif Türküsünde ki sözler gibi "yazık oldu, yazık şu genç ömrüme / bilmem şu feleğin bana cevri ne". O gece bütün tv kanallarının haber bültenleri, haberlerin  bitmesine yakın veriyorlardı  Ahmet Kaya'nın ölüm haberini.  Kısa olan bu haber "sansasyonel kişilik, protest müziğin güçlü sesi, çalkantılı yaşam"gibi saçma sapan bir tanımlamayla sunuluyordu. O gece Yön FM'de sadece Ahmet Kaya şarkıları çalınıyordu ve ben o şarkıları dinlerken uyuya kalmıştım. Sabah erkenden kalkıp dershaneye gitmek için Kadıköy'ün yolunu tutuyordum. Çok erken olduğundan Kadıköy'ün sokaklar bomboştu. Ben Seyhan Müziğin önünde, gece Ahmet Kaya'nın anısına  resminin önünde  yakılmış  ve sönmüş mumları tekrar yakıp biraz da oturduktan sonra dershaneye gittim. Biraz Fizik, Kimya dinledikten sonra anlamsız bir şekilde  caddelerde gezinip,  evin yolunu tuttum. " Abi, arabamda kasetleri dolu, müziğine hastayım ama  şerefsiz,  karakter yok adamda" diyordu biri.  Ezbere, sorgulanmamış, kötü bir düşünce insanların beynine yerleştirilmişti, kimileri bu düşünceleri yıktı, kimileri ezdi, kimileri daha çok sevdi, kimileri daha çok sövdü. Herhangi bir yerde okulda, işte... Ahmet Kaya dinlettiğinizde de  gelen tepkilere göre rahatlıkla insanların duruşunu çözebilirsiniz ve onlarla nasıl bir ilişki kurabileceğinizi anlarsınız.

Son dönemde Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük ödülü  Ahmet Kaya'ya verildi.  Devletin sanatçı tanımlaması ne kadar geçerli olabilir ki.  Devletler değil sanatçıyı halklar tahin eder. Sivas'ta yakılan Hasret Gültekin, Muhlis Akarsu, Nesimi Çimen veya diğerleri herhangi bir devlet ödülüne layık görülmedi. Bence; Ahmet Kaya'nın aldığı en anlamsız ödüldü, o gün ki siyasi konjonktür gereği bir kaşık bal çalmaktı. Siyasileri ve Devlet yetkililerinin  Ahmet Kaya'dan dil çalmasından başka bir şey değildi. 

"sınırlı olmayan mekâna

sınırlı olmayan zamana gidiyorum ben

en sevda halimle

en yaşayan halimle

gidiyorum dostlarım

hoşçakalın

hoşçakalın"...





14 Ekim 2015 Çarşamba

Bombalar  patladı
Kalbim bir yerde kaldı
Çok severdim, anne
Hepsi oraya buraya saçıldı
Beynim bir yerde kaldı
Düşün derdin, anne
Benim de fikirlerim vardı
Oraya buraya dağıldı
Gözlerimi aradım
Sana gelmek için anne
Ben o yolu bulamadım
Son bakışlarım da o gözlerde  kaldı
Dudaklarım yoktu anne
Son kez öpmek için yanaklarını
Son öptüklerim de o dudaklarda  kaldı
Yanaklarım yoktu anne
Son kez öpmen için
Son öpüşlerin de o yanaklarda kaldı
Ayaklarım yoktu anne
Sana koşacak
Ellerim yoktu anne
Sana  sarılacak
Barış güverciniydim
Senin birtanendim
Bizim hikayemiz böylemi bitmeliydi




11 Ekim 2015 Pazar

Ölümün adı kolay memleketimde
Ölümün adı
Üç, beş, on, elli, yüz
Yazan eller
Çizen eller
Çalışan eller
Barış için yükselen eller
Kopar, savrulur bedenlerinden
Kopar, savrulur yüreğindeki sevgiler
Kopar, savrulur beynindeki düşünceler
Her tarafı bir yere savrulur
İnsan ölmemeli
Koptuğu zaman kolu
Koptuğu zaman bacağı
Bir bomba da öldürmemeli insanı
Bir silah da öldürmemeli insanı
Bu meydanda
Ne kader
Ne tanrı
Bu meydan da
Ne  Cehennem
Ne  Cennet
Bu meydan da
Zalimler
Hainler
Bu meydan da
Gözyaşı,acı
Bu meydanda
Yitirdik o güzel insanları

7 Ekim 2015 Çarşamba

O kadar uzak
O kadar gurbet ki
Artık düşlerimizin tesadüfleri bile
Aynı kaderde yer almaz

1 Ekim 2015 Perşembe

Tepiniyorlardı adaletin üstünde
Tepindikçe, kan akıyordu küfesine
O kadar çok kan aktı ki!
Küfe taştı
Terazi şaştı
Hep yanlış tartıldı
Biliriz!
Adaletsiz olan  Dünyaydı
İnsan evladı da bunun bir parçasıydı
En iyi adalet bile dindirmez acıları
Kimsede bulunmaz bunun keskin kılıcı
Vicdanın körermesidir en acı olanı

5 Eylül 2015 Cumartesi

Bazen dilsiz kalıyor hayat
Enkazda çıkarılan, tanınmayan ölü bir aşk
Düş oldu yalan oldu bak gör 
Toz oldu, duman oldu   bak gör

Dursa ne olacak zaman
İlerlemeye devam ediyor kolundaki saat
Zaman kimi iyileştirmiş ki  olsun ona  ilaç
Ses vermez, kulak asmaz artık herkese  inat
Vuruldu, düştü,kanadı  nede çok

Ah madenler madenler
Ölümü çıkarırlar senin içinden
Ah madenler madenler 
Kadar deyip üstünü çizenler

Koşardı yetişemezdi hep o sendeler
Düşse de, kalksa da o hep yolunda giderdi
Bazen bir solukta, bazen bir şarkıda
Kaybolup gitmekte var biranda

Toprağına sarıldı elleri
Yüreğini parçaladı o içindeki
Ölülerde ağlar mı bilinmez ki
Karanlığa gömüldü gitti elleri


Bu gece çok kederli
Yağmurun dibini içmeli
Bu gece çok dertli
Göz yaşıyla sevişmeli

Bu gece kadehte değil şişedeyim
Yapayalnız bir sokağın delisiyim
Sırılsıklam, sarhoş, serseriyim
Yanıp, sönen sigaranın ucu gibiyim

Bu gece çok hüzünlü
Yüreğine dokunup
Karanlığından öpmeli
Bu gece çok soğuk
Uyandırmadan üstünü  örtmeli

Bu gece sahte değil gerçeğim
Bu gece upuzun bir gölgeyim
Karanlığa sığmayacak kadar besbelliyim
Kopacaksa fırtına en öndeyim

Her gün başka bir düzmece
Öğrenmişler, konuşuyorlar ezbere, ezbere
Okuyup, yazıyorlar hep hece hece
İnanasım gelmiyor işte

Dediğin yerde,  yakmışlar günahı tüter üstünde
Pimini çekmişler, yazdıkları saçılmış her yere 
Kalemini kırmışlar acısı durur şu yürekte
Yaşı, kurusu da bilinmez belki de
Ateşi sarar, dumanı boğar senide

Yaktı; yazanı da ,yazılanı da
Çizdi;,çizeni de ,çizileni de
Gömdü; şairde, şiiride
Yıktı heykelide de  yırttı resimide 
Üzdü; dünü de,bugünü de


Kanaya kanaya ,iyileşir mi yaralar
Çekile çekile biter mi acılar
Azala azala kurur o saltanatlar
Kim gider kim kalır bilinmez ama
Seni de yakalar vurur o günahlar

Baharı görünce hemen uyanırdık
Bütün çiçeklerimizi ona sunardık
İlk donda hepsini kaptırırdık
Hayat sana kandık
İşte hep böyle saftık

Bilmiyor
Duymuyor
Gelip de dese olmuyor
Ne olacak sanıyor
Yazı yazarız ruhuna
Şiir dizeriz saçına, kaşına
Duyup da gelse 
Kapıdan girse
Sarılıp nefesini sevsem
Ne olacak sanıyor
Ömür çizeriz yoluna 
Gül dikeriz sağına soluna
Bilse de 
Duysa da 
Hiç gelip sarmasa da
Ne olacak sanıyor
Şarapta bekletiriz hüznünü
Şarkılara yazarız gülüşünü 
İçim yanar,dışa gömerim külünü

Bırak yarın daha uzun olsun
Ölü evler ceset koksun
Sabahı geceden vursun
Salınarak gel kader utansın

Bazen yaka yaka kül eder
Dinamiti patlatır, yıka yıka deler
Topuyla, tüfeğiyle vurur da geçer
Yediremez tutup tetiği çeker
Çırılçıplak gel utanırım belki ben

Yolunda dursun, yolunu alsın
Bu şerit tıkandı, orası hep aksın
Bu yolundan şaştı o hep yolunda kalsın
Gözyaşımla gel sebep olan utansın

Aşka gider, sevdaya gider
Kimi biter,  kimi yeni tüter
Bazen, yetişemez,  elinden kayar düşer
Burası kırıldı, orası dimdik durur öyle 
Parçalarımla gel toz olurum belki ben

Dudakların dikilir
özün eritilir başka kalıba dökülür
harflerin,cümlelerin
senin değildir artık söylediklerin
başka birisindir
tanıyamazsın ki,tanışamazsın ki
gel dese de yanaşamazsın ki

ah bu oyunlar
oyunu oyanaylar
bizi bizden çalanlar 
sizi yakalarsa bir gün bu çocuklar
hesabı mahşere bırakmazlar

toprağını ,suyunu
değiştirirler huyunu
iliğine kadar çekerler ruhunu
gürüh güruh işlerler sonunu
çokturlar,birden çullanırlar
kıyarlar,kırarlar, vururlar o çocukları



Acılar sarınca bedeni
Su yıkar mı kederi
Kanlı eller sarmış geceyi
Kelimeler hiçliğin çaresizliği
Bul beni vahşetin ta dibiyim

Ey can
İçime sızan
Tut beni bırakma bir an
Çok yanıyor yüreğim
Tutuşabilirim her an

Zaman iğneler benliği
Kıymışlar,  gencecik bedeni
Kim uyandırabilir ki ölüleri
Ne çoktur hayatın zalimi
Bul beni vahşetin ta dibiyim

Ey can
Ömrümdeki her an
Sar bana dolan,
Çok sarsıldı ömrüm
Yıkılabilirim her an

Ey can
İçimdeki kan
Dolan dur durma bir an
Yakılır mı gencecik can
işte oldu ya  ziyan

Sana da gider, bana da gider
Düşüp, düşüp derine de  iner
Karanlığa gömülür kaybolur biter
Dost olunmaz, yol alınmaz, yüreğinden düşer

Sende de biter, bende de biter
Üstünü çizer, mezarına gömer
Dibinde kalanı kafasına diker
Ah olur vah olur söylene söylene gider

Senide geçer, beni de geçer
Üsteleme boşuna ikimizi de ezer
Toza dumana boğar, uçurum gibi iter
Silinir tüm izler, unutulur gider bütün yeminler
Geride kalır, üstü kapanır, toprağı bol olsun ayrılıklar kalır

Günden, geceden
İlimden, heceden
Kafesinden,  yeminden
kurutulamaz ki içinden
Uçamaz ki!
Dolaşamaz ki!  
Gelip de konamaz ki!

Sazından, sözünden
Dem vurur özünde
Bu yalan denizinde
Kurtulamaz ki çırpınır içinde
Dibine batar!
Suyunu yutar!
Yine de lafını tutar!

Çalandan, kaçandan
Yeminini, sözünü satandan
Vaazından, niyazından
Kim yürür arkasından
Kurtulamaz ki kalır arasında
Kaçamaz ki!
Sıyrılamaz ki!
Aralardan sıvışamaz ki! 
Özünden ruhunu yaratamaz ki!
Dilimde kalır tadın
Bir salın be kadın
Dudağımda adın
Aklıma düştün be kadın

saçların darmadağın
gözyaşların yüreğime aksın
bırak ruj da bulaşsın
öpte derin kazısın


Gözlerinden düştü mü be  kadın
 Bir sıkılır ruhuna sarılırım
Gel içimde uyu be kadın
Ölüm kadar uzak mı her yanın

Çocukmuş düşler
Büyümüş bedenler
Değişmiş bildiğin yüzler
Tanıyamadın
Saramadın
Bende buradaydım eskiden
Gelemedin, gidemedin
Dur hesaba çekme hemi
Yarattın gurbeti
Asıl sana sormak lazım
Kalmayıp da gideni
İçine kadar, dışına kadar
Dibine kadar, sapına kadar
Aklım ermez gidene kadar
Sökülür mezarlar
Dikilir yeni hayatlar
Değişir ovalar dağlar 
Sende silersin bizi sonuna kadar
Çekilir zaman 
Biter o devran
Sende çürütürsün bizi
Kurduna, kuşuna kadar
İçine kadar, dışına kadar
Dibine kadar, sapına kadar
Aklım ermez gidene kadar

Upuzundur sürgün yolu
Ne çok batar kalemin ucu
Özlem sarar, gurbettir başucu
Şiire bulanır mezarının yolu

Kapkaradır sürgün yolu
Gideni çoktur, gelmez sonu
Sürgün müdür sanatın,şiirin   yurdu
Güneştedir, sevdadadır, dosttadır umudu

Gideni getirmez sürgün yolu
Yaparlar bir kahpe oyunu
Olur sana düşman, cahil ordusu
Toprağında bile çürümez tabutu
Vatan gibi  gelir konar  umudun çocuğu

30 Ağustos 2015 Pazar

sızlarya bir yerin
yoklar yoklar bulamazsın
işte sen orasısın
yoklayıp yoklayıp bulamadığım

29 Ağustos 2015 Cumartesi

kısa cümlelerle özetlemeli artık;
senle, ben
vapurla, tren

gel zaman, git zaman derken
ne gelenle dertleşebildik
nede gidenle ağlaşabildik
öyle gelip, ahada böyle gittik
giydiğim yelek çırılçıplak
yürüdüğüm yol yalın ayak 



Kimi sayfalarım yırtılmış
Kimi sayfalarım yakılmış
Kimi sayfalarım bedenimden ayrılmış
Kimi sayfalarım ölmüş aşklar için karalanmış
Bugün üstüme eski kitapların kokusu yayılmış


28 Ağustos 2015 Cuma



yanağı yanağında
küçücük burnu, dudağında
ağlaya ağlaya öptü, kanayan yaralarından
o çocuk öldü, annesini kucağında
ölümü adı kolaysa
ölümün adı çocuksa
ömür boyu kanayacaksa
o çocuk annesini kucağında
acılar girdiği vücudu sakat bıracaksa
kim inanır toprağa
kim inanır vatana 

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Otobüsteki Ter

Sıcak bir yaz günü. İstanbul, sıcaktan büzüşmüştü. Güneş, şehrin böğrüne böğrüne vuruyordu. Denizdeki sular, güneş ışınlarıyla dans ediyordu. Betonarme binaların, dış cephelerindeki camlar bu gidişle eriyip aşağıya akacaktı. Dışarda çalışanların ruhunu güneş çoktan ele geçirmişti. Bazıları gölgelik alanlara kaçmayı başarmıştı. İçeridekilerde klimalı odalara sığınmıştı. Kliması olmayanlarda terli terli kabuslar görüyordu.
Böyle bir günün akşamında işten çıkıp,  eve gitmek için yola koyuluyorum. Gayrettepe’den metrobüse biniyorum. Bu o kadar kolay olmuyor; eğer basketbol oynamışsanız metrobüse binerken çok faydasını görürsünüz, çünkü basketbolda rebound almak için rakip oyuncuyu box out etmelisiniz, yani rakiple, top arasına girip, potadan seken topu rakipten önce almaya çalışırsınız. Burada vücudunuzu diğer yolcuları ekarte edecek şekilde konumlandırıp, metrobüs geldiğinde kapısını tutturmak için doğru yerde durmalısınız. Oyun ve pozisyon bilginiz iyi olmalı ve bunu gerçekleştirmek içinde güçlü ve çabuk olmalısınız. Benim için artık sıradan bir durum. Günde iki kez metrobüse binen birisi olduğumdan, performans ve oyun bilgim yeterli düzeyde. Metrobüse binip Karşıya Altunîzâde’ye geçiyorum.
Altunîzâde’ de inip otobüs durağına gidiyorum. Durağa gelip otobüs beklemeye başlıyorum. Baya bekledikten sonra, 11A hattındaki körüklü otobüsü geliyor. Çok karabalık ama bu otobüs Şile Otobanından gittiği için hem hızlı, hem de kestirme oluyor. Gelecek diğer otobüslerde üç aşağı, beş yukarı bu otobüs gibi karabalık olacak. Ön kapıdan biniyorum. Bedenimin yarısı içerde yarısı dışarda kalıyor. Otobüs hareketlenince bir hışımla kendimi içeri çekiyorum. Bir, iki durak gittikten sonra, inenlerin bıraktığı boşlukla ve yeni binen diğer yolcularında ittirmesiyle otobüsün içinde biraz da olsa ilerliyorum. Otobüsün içi yanıyor! Yolcular söylenmeye başlamıştı “şoför bey klimayı açsanıza”. Tepkiler gittikçe yükseliyordu “kardeşim şu klimayı açsana piştik!”. Bu arada benimde her yerimden ter akıyordu. Ciğerden terliyordum. Herkes terden adama dönmüştü. İşin kötü yanı bu  otobüsün camları da açılmıyordu. Camları açmayı deneyen birkaç kişinin girişimi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bende “bu camları böyle açamazsınız, mandalı çevirmelisiniz, pense lazım”,  çok biliyorum ya! Yüksek sesle  “arkadaşlar penesi olan var mı?”dedim,  ama ne bir sıhhi tesisatçı nede bir motor ustası vardı otobüste veya vardı ama takım çantası yanında değildi. Camlardan umudu kesmiştik . Şoföre tepkiler çığ gibi artıyordu, “klimayı aç klimayı, senin açtığın havalandırma kardeşim klimayı aç, sen klimanın ne olduğunu biliyor musun şoför, hepiniz aynısınız sanki babanızın malı açsana klimayı”. Şoförden beklenen tepki gecikmeden geldi “adam gibi konuşun, terbiyeli olun, açtım klimayı 200 kişiye yetmiyor işte” şoför bunları söylerken yanımdaki siyah gömlekli adam bir anda patlıyor.
Siyah gömlekli — Sen klimayı açmadın klimayı açsan böylemi olur.
Şoför— Adam gibi konuş, terbiyesiz!
Siyah gömlekli — Siktir lan, şerefsiz, geri zekâlı! adam gibi böyle konuşulur işte.
Biri araya girip “ gazı bitmiş olabilir.”
Siyah gömlekli — kardeşim o zaman yola çıkmadan kontrol ettirsinler gazını.
Şoför— Kardeşim  klima açık, yetmiyor bu kadar kişiye.
Elimi siyah gömleklinin omzuna koyup sakin olmasını söylüyorum. ”Abi bunlar hep böyle, bu işi beceremiyorlarsa yapmasınlar”. Şoföre seslenmeye başlıyorum, “kaptan tartışarak, küfürleşerek bir yere varamayız, sen bu arabayı hepimizden iyi biliyor ve tanıyorsun, halimiz ortada, nefes alamıyoruz, kıçımıza kadar terledik, pencerelerde açılmıyor, klimanın kendine hayrı yok,  kapılarımı açacaksın, tavan havalandırmalarını mı açacaksın bir şeyler yap artık!”
 Şoför— Kapıları açamam yasak ama klimayı kapatıp, tavanda ki havalandırmaları açabilirim.
  Ben — Tamam kaptan tavandaki havalandırmaları aç.
Kaptan bunu yaptığı an trafik kilitlendi ve benim beklediğim rüzgâr sirkülasyonu olmadı. Yolcular  “bu daha da kötü oldu kaptan,  kapat havalandırmaları!” 
Şoför— Tamam benim için sorun yok kapatıyorum, klimayı açıyorum.
Ben— Kapat kaptan kapat! Klima çok çalışıyor ya. Havalandırmalar açık kalsaydı trafik akınca rüzgâr sirkülasyonu olurdu, içeriye biraz hava girerdi en azından.
Bütün yolcular yavaş yavaş su kaynatmaya başlamıştı. En arkada iki yolcu arasında bir ağız dalaşı patlıyor. Ben otobüsün önünde olduğumdan olayı tam göremiyorum ama sesleri rahatlıkla duyuyorum. Bir yolcu diğerine diyor ki  “üstüme çık, üstüme çık, bütün ayılarda beni buluyor arkadaş”. Diğer yolcu, “küfürlü konuşmasana sikik(!)” .  Bu dalaşma uzadıkça uzuyor küfürler havada perende atıyor. Birkaç akil adamın araya girmesiyle kavga edenler sakinleştiriliyor ve olay yatıştırılıyor.
Diğer tarafımdaki beyaz tişörtlü kilolu vatandaş ise gidip şoförü döveceğini söylüyor, ”bunlar anca dayaktan anlar kardeşim”,  bir yandan da onu sakinleştiriyoruz. Bir kadında durmadan kendi kendine konuşuyor ve eleştirilerini sıralarken bunu kime söylediği veya kimi eleştirdiği bile anlaşılmıyordu. Bir diğer yolcu “Devlette şerefsiz otobüslere emniyet şeridini kullandırmıyor, aç emniyet şeridini otobüslere,  trafikte beklemeyelim bari.” 
Bayan yolcu — Şoför bey sizi Beyaz Masaya şikâyet edeceğim!
Şoför— Et ablacığım nereye edersen et!
Birden bayan yolcunun yanındaki kuru, kavruk herif devreye giriyor. Otobüste ilk defa söz alıyor. “Değmez bunlara bacım, baksana hepsi halinden memnun”. Kendisi hiçbir şey söylememiş, asıl halinden memnun olan o ama bizi harcıyor,  ulan bize saygın yoksa gösterdiğimiz mücadeleye saygın olsun hıyar!
Yol açılıyor, yavaş yavaş giderken aniden otobüs duruyor. Şoför bağırmaya başlıyor! “Arkadaşım vanayı açtınız, vanayı açarsanız otobüs otomatikman durur”. Arka kısımdaki yolcular, vanayı çevirip arka kapıyı açmışlardı ve otobüs otomatikman durmuştu. Kapıyı açanlara sonuna kadar hak veriliyor. Araya giren birkaç akil “trafik açıldı arkadaşlar kapatın da şu kapıyı yolumuza devam edelim"diyor. Yolu trafiğe de kapatmıştık, korna sesleri birbirine girmişti. Nihayet kapı kapanıyor ve yola devam ediyoruz.  Yoldan lüks araçlarıyla geçip kafasını bize dönüp uzun uzun bakanlar acaba ne düşünüyordu? Bize bakıp ibret mi alıyorlardı, baktıkça imana gelip şükür mü çekiyorlardı, bazıları toplumsal algılarıyla, “adam böylemi taşınır arkadaş, balık istifi, yazık lan vatandaşa”mı diyorlardı, içlerinden bazıları böyle rahat gittikleri için suçluluk duygusuna mı kapılıyordu, bazıları da baktıkça zenginliğin tadını çıkarıyordu, pis fakirler mi diyordu? İşte bizim durağa geliyorduk, kara gözükmüştü artık. Terlerimizin birbirimizin üstüne aktığı, kokularımızın birbirine karıştığı yolculuğun sonuna geliyorduk. Durağa gelince kuruya sert bir bakış atıp iniyorum. Halı sahada bile böyle terlemiyorduk, güzel ter atmıştım aslında.
Acaba o kadın, şoförü Beyaz Masaya şikâyet etmiş miydi?  Beyaz Masadaki ilgili, olayı yetkililere iletmişmiydi yada çokta fifi demiş miydi? Yoksa kurunun dediği gibi bizim gibiler için değmez miydi? Şoför, klimayı ve klimanın gazını götürüp kontrol ettirdi mi yoksa arabayı başka şoföre mi kaktırdı? Ulan her şeyi geçtim de camları niye kilitliyorsunuz? 




Arap Şükrü

Adanın karabalık sokaklarından, çılgın ses  sistemlerinden yayılan tekno müziklerinden, ritmsiz ve anlamsız danslarını kaldırıma kadar  taşıyan gençlerinden, köftecisinden, dönercisinden, dövmecisinden, dondurmacısından ve insan selinden kendimi kurtarıp fazla karabalık olmayan bir yola giriyorum. Yolun köşesinde bir lunapark görüyorum ve oraya doğru yürüyorum.
Lunapark kapısından içeri giriyorum. Hızlı bir şekilde lunaparkı gezdikten sonra, iki gole bir forma diyen, meymenet suratını çoktan terk etmiş, zanaatının bütün özelliklerini taşıyan, hilebaz, çamur, simsar, 50 yaşlarında bir adamın çalıştırdığı, parkın bu bölümünde duruyorum. Demirden yapılmış ufak bir kale. Kalenin ebatları; genişliği yarım metre, yüksekliği otuz santim civarında. Üç bilemedin dört metre uzaktan, bu ufak, boş kaleye,  istediğin sitilde şut çekiyorsun. İki golü peş peşe  atarsan 15 kağıt ikramiye alıyorsun çamurdan, kaybedersen 5 kağıt  veriyorsun çamura. Çocukluğumda ve gençliğimde bu oyunun değişik  türevlerini oynamıştım. Topla, üçken şeklinde konumlandırılmış, içine taş konulmuş üç kutu kola tenekesini devirmek, kalecinin olduğu büyük kaleye üç penaltı atmak, vb. oyunlar. Hepsin de başarısız olmuştum ve kaybetmiştim.  Burada aklıma gelen ilk şey "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz"daki,  Kaleci Kamildi, Elek Kamil! Artık elekleşmiştim, o kadar çok elemiştim ki her tarafım delik deşikti. Ya çok kaybetmiştim yada hiç kazanamamıştım. Şimdi ise  kaybetmek gibi bir durumum yok çünkü; kazanmanın veya kaybetmenin yaratığı derinlikleri çoktan yitirmiştim. Kim neyi kazanabilir veya neyi kaybedebilir ki bu hayatta.  Her şey anlamsızlaşmış ve özeliğini yitirmişti. Kaledeyken Elek Kamil'im ,şut çekerken Ofsayt Osman. 
Tatilci çocuklar sırayla vuruşlarını yapıyor ama kazanan yok, tüm çocuklar ve gençler harçlıklarını meymenetsiz çamura bırakıyor,  yani kazanan yine kasa. Bir anda kendimi topun başında buluyorum. Yanımda ki çocuklar "abi sert vur, abi yumuşak vur" gibi taktikler veriyorlardı bana, artık abi olmuştum, gençken çıktığım bu parkta, abi olarak geri dönmüştüm. Bir abi topa iyi vurmalıydı, ben çocukken bir abiden hep onu beklerdim. Vuruş tekniği diye bir şey vardı; pis burun, ayak içi, ayak dışı, ayağımla topa kapanıp tüm gücümle kalçadan bir şutu mu çıkarsam acaba?  Ayak içiyle, yumuşak bir şekilde topa vuruyorum ve top  ayrı yerde, kale ayrı yerde. Vuruşum farklı bir şekilde auta gitmişti. Çocuklar ve gençler aralarında  gülüşüyordu, içten içe vay kazma vay, bu iş senin neyine diyenlerde  olmuştur elbete içlerinde. Çok farklı şekilde auta çıkan top şu anki yaşantımın özetiydi. Evet şu an  yaşadığım hayatta ki ben çok farklı şekilde autum. İkinci atış için çamur, çizdiği dairenin içine topu dikiyor. Bu sefer ayak ucuyla topun hafiften dibine giriyorum , top gidip kalenin  yan direklerine sırasıyla çarpıp dışarı çıkıyor. Yaşadığım hayatta da buna alışıktım, tam oldu derken, iki direğin arasına çarpıp dışarı çıktığım çok olmuştu. Top sevecek seni, senin topu sevmen bir şey ifade etmiyor. Üçüncü kez topun arkasındaydım. Bu atacağım son şutla çamura 15 kağıt borcum olmuştu. Gelip topu ayak içi bir plase ile kaleye gönderiyorum ve top ağlarla buluşuyordu, şimdi ikinciyi atmak lazım eğer atarsam çamurla fiftileşeceğiz. İkinci vuruşu da aynı taktikle yapıyorum ve bu da gol oluyor ve çamurla alacak, verecek kalmıyor.  Çamurun rengi değişmişti, vermeyi sevmeyen bir yapısı vardı, onun için en güzel şey parayı alıp kutuya atmaktı. Çamura bir şut daha atacağımı söylüyorum çünkü hayatta denge diye bir şey yoktu;  aldıklarını veremezsin, verdiklerini alamazsın. Son şut için en son atığım 2 goldeki  tekniği bozmadan, gelip topa vuruyorum ama top bu sefer alakası olmayan bir yere gidiyor ve auta çıkıyor. Yanımda ki kalabalık oyunda bariz hile döndüğünü söylüyor, çamur buna çok bozulup kalabalığı tersliyor, ben zaten hilenin  farkındayım, bizler kazanamazdık çünkü aynen bu oyun gibi, hayat hep hileli ve hep yanlıydı. 
Çamurun ordan ayrılmış, at hırsızı bir sunucunun anlatımıyla, lunaparkta at yarışı oynuyordum. Buraya nasıl ve niye geldiğimi ben bile  bilmiyordum. Üçken formunda altı deliğin olduğu bölmeye  tenis topunu elle  yuvarlayıp o yuvarlaklardan geçirmeye çalışıyorum, topu o deliklerden ne kadar geçirirsen atın o kadar ilerliyor. At hırsızı sunucu, atlara ayrı ayrı isimler vermişti, onların ismiyle  sesleniyordu yarışmacılara. İki numaralı bölme deydim, benim adım Bizim Köylü Arap Şükrü'ydü, diğerlerine de; Sergen, Grupekinoks, Fadime, falan diyordu. Geride kalmıştım, önde giden atlar; dostlarım ve arkadaşlarımdı. Onlar alıp başlarını bütün hızlarıyla gitmişken ben geride kalmıştım, tozlarında boğuluyordum. Bizim Köylü Arap Şükrü'nün koşamaya mecali yoktu,hayat yorgunuydu ve yükü çok fazlaydı o sadece geriden acı acı kişniyordu ama diğerleri öylemiydi şahlanmışlardı, deli gibi koşuyorlardı,rüzgarlara direnircesine, yüreklerini terletircesine. Bizim Köylü Arap Şükrü yarışı kaybetti ve iki ayağını kırdı. Bizim Köylü Arap Şükrüyü oracıkta vurdular. Oluk oluk kan aktı Arap Şükrü'den. Kimse onun tedavisiyle uğraşamazdı, çünkü o kaybedendi ve hep gerideydi. Gözünden iki damla yaş süzüldü Arapın. Kaybedecek bir yarışı da kalmamıştı artık Şükrü'nün. Onun ölümünün nedeni de bendim. Üstümde Arapın kurumuş kanıyla, boynumda vebaliyle, lunaparkı terk ettim.
 Kimin kaybedip ve kimin kazandığını, kimse bilmez aslında. Geriye  sadece at gibi kişneten acılar kalır.





ölümün adı kolay bu topraklarda

Ölümlerin, katliamların, çatışmaların, kuşatmaların, gölgesinde büyüdü çocukluğumuz.  Kurşun yaralarının derinliğini,  suratlarda kurumuş kanın kederini, parçalanmış bedenlerin tahrip gücü yüksek hüznünü,  yakılmış insanlığın sızısını, erken yaşta tanıdık ve öğrendik.  Nefret tohumlarını ektiler. Bunlara gözleri gibi baktılar, zamanında suladılar, zamanında bütün bakımlarını yaptılar, ilgili ilaçlarını hiç aksatmadılar. Bunlar filizlendi, yeşerdi,  fazla sürmedi,  dış tarafı  acı kaplı, iç tarafı ise gözyaşı sıvısıyla dolu olan meyvelerini vermeye başladı. Günü gelince meyveler dallarından itina ile toplandı. Tücarların, değişik startejilerle pazarladığı ve kazancı en bol olan üründü. Bütün zamanları kirletiliyorlardı. Ne çocukluğumuz kalmıştı geride nede gençliğimiz, çoktan araklamışlardı arka cebimizden. Halkı acılarla yıkarken, yitip giden, bir daha gelmeyen,  onlarca bedeni emanet ettik toprağa. Toprak bu kadar acıyı bağrına basabilir ve içinde öğütebilirdi. Ölümü sıradanlaştıran, diriltmeyi ise  bir türlü beceremeyen bir sistemin içindeydik.  Ölümün adı kolay bu topraklarda, sayılarla 5, 10, 30,100.
Evet, ölümün adı kolay bu topraklarda! Düzen acıların değil sayıların beşinde. Gün geliyor acıları yarıştırıyor. Gün geliyor gizli bir perdenin arkasında herkes birbiriyle savaştırılıyor. Aslında namlular halka dönmüştür, namluların başında kirli kan tüccarları,  hedeflerinde halklar vardır ama o gizli yüzler hedeflerindeki halkı bir birine hedef ederler, bölerler, bölüştürürler, ortalığı kana bular, kaçıp, kaybolup kendine düşeni sayar, geride kalanlar ise soğuk morg odalarında acıları teşhis eder.  Böyle bir ortamda, bir karıncayı bile incitmemişken, barışın türküsü dilinden düşürmemişken, gün geliyor senin kapını çalıyor acılar. Başkalarının yarattığı kirli   kavgada , onların kirli oyunları, çıkarları, menfaatleri için ilk sen sırtından vuruluyorsun, onların yarattığı dibi gözükmeyen kan gölünde ilk sen boğuluyorsun. Tanınmamış ve teşhis edilememiş faili meçhul acılar kalıyor geriye. Acılar girdiği vücudu  sakat bırakır, ömür boyu bu aksaklıkla yaşarsın. Herkes keni acısının bülbülü olur, öter durur dalında.  Güneşli yaz günlerine simsiyah ağıtlar bıraktılar. Bu toprağın anaları bu ağıtları dillerinde bayrak yaptılar. Bu toprağın anaları,” acılarını süpürmek için açar kapılarını".
Evet, ölümün adı kolay bu topraklarda! Devran kana doymuyor, zaman ölüm doğuruyor, yürek mayın tarlası. Bütün umutlar birer birer infilak ediyor. Yorulmuş diller hep sabır diliyordu. Devlet büyükleri de herkesi metanete davet ediyor. Bazıları da kanına giren mikrop yüzünden  bu acılarla besleniyordu. Nefret o denli güçlü bir ot ki,  başladınmı bırakamazsın, tutkulu bir bağımlısınızdır artık. Bu otun dumanını içine çektiğin zaman ; canlılardan nefret edersin, cinsiyetlerden nefret edersin, hayvanlardan nefret edersin, sevmediğin takımı tutanlardan nefret edersin, dinlerden, inanışlardan, inanmayışlardan nefret edersin, senden olmayan her şeyden bir şekilde nefret edersin. Nefret otunu aradan çekip alamadığımız sürece, şifalı ve faydalı otlar yeşermeyecek bu topraklarda. Faşizm denen o alçağı ruhumuzda boğup öldürmediğimiz sürece acıların ardı arkası kesilmeyecek. Sevmek!  Kimliksizce; din,dil, ırk, mezhep bilmeden çırılçıplak sevmek ! Evet halklar birbirini çırılçıplak sevmeli. “Tenden sual etme ten kuru tendir. “ Silaha, topa, tüfeğe verdiğimiz parayla insanların birbirini sevmesi için tedavi merkezleri açılmalı. Ülkemizde ki insanlarının çoğunun yakalandığı, insanları inim inim inleten, yataklara düşüren, o azgın bağımlılığı yani faşizm denen salgını önce durdurmalı sonra yenmek için her şeyi yapmalı. Bu bağımlılığın tedavisi bulunana kadar seferberlik ilan edilmeli. Ülkemizde son dönemde bu denli hızla yayılan bu kötü bağımlılığın önüne geçmek için bütün kaynaklar kullanılmalı. İlimden, Bilimden, Tıptan sonuna kadar faydalanmalı ve bu hastalığın üstesinden gelecek, bu hastalığın panzehirini üretecek doktorları, hekimleri acilen yetiştirmeli ki,  artık kimse bu hastalıktan zehirlenmesin, ölmesin, çağımızın vebası olmaktan çıksın bu hastalık.
Evet, ölümün adı kolay bu topraklarda! Halklar birbirini çırılçıplak sevmeli ki, kan içicilerinin, silah tücarlarının, savaştan ve ölümden beslenen, yönetici ve iktidarların kirli oyunları bozulsun. Vatan onun üstünde yaşayan halklarındır. Vatanın durumuna bakıp üzerinde yaşayan halkların resmini şipşak diye hemencecik çekersiniz. Halklar birbirini çırılçıplak sevmeli ki! ölümün adı çocuk olmasın, halklar birbirini çırılçıplak sevmeli ki! ölümün adı genç olmasın, her gün mateme bulanmasın, analar kapılarını acılarını süpürmek için açmasın.
Hep bekledik,  barış güvercini gelip konsun bu ülkenin  o koca gövdeli ağacının dalına ama o güvercinini istemediler, kurşunladılar, sapanla vurdular, kanatlarını kırdılar, taradılar ve o güvercin o dala ulaşamadı. O güvercinler, yurdumuzun semalarında diledikleri gibi özgürce uçtukları zaman,  bir barış güvercini gelir konar o çırılçıplak bedene. O barış güvercinini sevin,öpün ve  özgürlüğüne doğru olanca gücünüzle uçurun. 

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Yaşamayı fazla beceremedim
Ama yazılsam güzel hikâyeydim
İyi şair değildim
Ama yazılsam güzel şiirdim

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Uzadı sakallarım
Çekip çekip suratımı kanattım
Susadım!
Kanı, gözyaşıyla sulandırıp
İçip, kalktım
Bana diklenen acıları bıçakladım
Ölüsüne dirisine sövüp saydım
Bir intihar anıydım
Kaçıp, uzaklaştım
Ve bir gece seni gömüp
Üstünde ağlarken, sabahladım

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Son kez vedalaşmadan
Dönüp arkaya bakmadan
Deli atların vahşiliğinde
Rüzgârlara direnircesine
Soluğumu yercesine
Tüm gücümü tüketircesine
Yüreğimi terletircesine
Toz olup uzaklaşmak
Azgın zamanların
Acımasız zulmünden

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Duygular!
Su katılmış rakı gibidir
Seni karıştırıp değiştirir
Sonrası mı? sarhoşsun

12 Temmuz 2015 Pazar

Sarhoşum
Düşlerim masmavi
Ötesi mi var
Çocukluğumu kuşanmışım
İlk uçurtmamı yapmışım
İlk topumu patlatmışım
Bisiklet için ağlamışım
İğde kokan derelerde
İlk defa yıkanmışım
Zamanı geriye sarmışım
Gidişata en büyük kazığı atmışım
Daha ne olsun be
Biraz sonrası belki ölümdür
Kim bilir
Buna çok gülerim
Çocuk ruhumla,  ölümle ancak oynayabilirim
Hani ile gömecekseniz beni
Bırakın çocuklar tepişsin üstümde
Tepişsin ki, umutlarım yeşersin yeniden 

2 Temmuz 2015 Perşembe

Korkulu gözlerin
Mülteci çocuğu
Hiç bir yere ait olmadı
Kimliği çalındı

Masmavi düşleri
Korsan gülüşleri
Kayıp zamanların
Kaçak denizlerinde boğuldu

2 Haziran 2015 Salı

Şimdi, sayfalarca mısra karalayabilir
Peş peşe şiirler yazabilirim
Gel gör ki!
Yüreğim, dilime sığmıyor canım

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Gece ile gündüz arasında yaşıyorum
Herkesin terk ettiği zamanda
Hurdaya çıkıyorum, bulduklarımı topluyorum
Ayrı ayrı istifliyorum
Rakı, meze fiyatına satıyorum
Hiç kimsenin bilmediği bir tarihte yaşıyorum
Köpeklerim zamanın sonsuzluğundan havlar
Eskimek gibi bir derdim yok
Yenilenmek gibi bir çabamda
Hayatı çoktan tırmaladım ve yırttım
Ömrümün çeşitli evrelerinde kendimi sınadım
Cesaretle, korkaklık arasında gidip geldim
Bazen cesaretim beni bile öldürebilirdi
O kaçıncı bendeki bendi;
Kılıcı ne kadar keskindi!
Her korkunun içine dalar, alayına hançerini sallar!
Ve öyle korkardım ki!
Yorganımın altında bile ölü numarasına yatabilirdim
O kaçıncı bendeki bendi;
O kadar ürkek , o kadar ödlek!
Taze bir bahar ayında bütün aşklarımı topladım
Üstüne benzin döküp yaktım
Küllerini şişeme doldurdum
Yağmurlu, matemli bir sonbahar günü
Üşümüştüm, tüm şiirlerimi sobada tutuşturdum
Küllerini şişeme doldurdum
Benden bir şey kalmamıştı geriye
Küllerimden başka
Durmamın ve geriye bakmamın bir izahı yoktu
Bir daha çocuk olamayacak kadar yaşlıydım
Veya bir daha sevemeyecek kadar,  uzaktım
Artık yelkovan ve akrebin yerini değiştirsem de
En zor Matematik denklemini de çözsem
Yalanlar içinde doğruyu aramanın bir anlamı yoktu
O doğru, yalanın kendisiydi
Artık başka bir zamana taşınmıştım
Dipte kalmış enkazlardan
Hurda çıkarıyordum 

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Seni düzgün cümlelerle anlatamazdım
Öznesi, yüklemi birbirine girmiş
Salya, sümük bir gülüştün işte

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Ne kalır elde
Uçurtmanı rüzgara kaptırdığında
Rüzgarlarda dans eden o
Göden kaybolana kadar, arkadan bakan sen

9 Mayıs 2015 Cumartesi

SÜRGÜN ZAMANI

Dil kenarı
Sürgün zamanı
Kaygılı bebeklerin ağlayışı
İki göğsünde emzirir
Emanet aldığı acıları
Giderler
Arkalarında silahlı jandarmalar
Önlerinde tanımadığı yabancı yollar
Giderler
Saçları ağlayan  kadınlar
Kundaktaki bebeler
Yalın ayak yetimler
Yorgun ve fukara zamanlar
Köklerinden  uzağa düşer tohumlar
Giderler
Hiç biri bilmez
Çoğu buraya bir daha gelmez
Bir tek ölüler kalır geriye
Kokusu yayılır ait oldukları yere
Bir tek ölüler kalır geriye
Zamanın tanığıdır gidenler
Zamanın sanığıdır götürenler

8 Mayıs 2015 Cuma

Yağmur yağar
Şehir birbirine girer
Suratlar asılır
Gülüşler ağlaşır
Gittiğiniz yere
Ölüm haberleri
Senden önce ulaşır
Ve böyle havalarda 
Herkes matem taşır

30 Nisan 2015 Perşembe

En güzeli kendi şarkılarını söyleyip
İçinden geldiği gibi mırıldanıp
Yüreğine yaslanıp
Kendi keyfinden demlenip
Zamanla inatlaşıp
En genç yerinden uyanmalı.

26 Nisan 2015 Pazar

ÖRTÜN MÜ?

Hayatı tutun mu?
Sevgiyi içtin mi?
Yok ki gözüm çıksın
Beni çoktan gömüp üstümü örtün mü?

Güzellikler içinde uydun mu?
Mutluluk denen yolda nefesin kesilene kadar koştun mu?
Hiç kıskanmadım ki çatlayayım
Gözlerini kapatınca düşünü çaldım mı?

25 Nisan 2015 Cumartesi

PENCERE

Hayat pencerelerini açık bırak
Kuş girer belki  içeri
Kanatlarında bulursun eski bir teselli
Tutarsın
Seversinin
Öpersin
Sonra uğurlarsın güzelce
Nefesini
Kokunu
Bir tel saçını
Taşır gökyüzüne
Hayat pencerelerini açık bırak
Gelsin çocuk sesleri
Tepinişleri
Gülüşleri
Kırılacaksa camı, çerçevesi
Çocukların topu olsun sebebi
Kıyamazsın verirsin bilirim seni
Hayat pencerelerini açık bırak
Güneş süzmesi tozlarla dans etsin
Kelebekler dolsun içeri
Renklendirsinler fakirhaneyi
At sineğide girsin be
Oda hevesli
Hayat pencerelerini açık bırak
Bir yağmur tutar baharı
Deli deli bir koku
Eski hatıralar çekilir içine
Sevdalar, sevgiliden kalanlar
Kavgalar, izi kalmış yaralar
Gidenler, emanet sevişmeler
Sen sadece kokuyu çek içine
Yağmuru doldur avucunun içine
İçtikçe hatırla ve gülümse
ve gökkuşağını bekle
Hayat pencerelerini açık bırak
Belki ben geçerim pencerenin önünden
Yürürüm avare avare
Bir ısılık çalarım derinden
Bilirsin
Tanırsın
Koşarsın
Göz göze geliriz
Ben sararım sen ağlarsın
Gülüşürüz
Güleriz
Ağlayanı da güleni de daha bir çok severiz

24 Nisan 2015 Cuma

BİR ŞEYLER ANLATABİLİRDİM SANA

Bir şeyler anlatabilirdim sana
Yakılmış ozanları
Kaybolmuş mısraları
İnsan kokan yanıkları
Ölmüş erken zamanları
Bir şeyler anlatabilirdim sana
Vurulmuş çocukları
Yetim acıları
Kopup giden uçurtmaları
Ekmeğin ucundaki kurşunları
Bir şeyler anlatabilirdim sana
Delik ayakkabıları
Tekmelene tekmelene öldürülmüş muhabirleri
Manşeti çalınmış yarınları
Kırık objektifte kalan aşkları
Bir şeyler anlatabilirdim sana
Darağacında giden kahramanları
Kalemi kıran korkakları
Özgürlüğün hapsedildiği koğuşları
Yırtılmış cesur pankartları
Bir şeyler anlatabilirdim sana
Sürgündeki ölümleri
Yağmura gurbet türküsü söyleyenleri
Kurşunlanan cesetleri
Toplu mezarları
Bir şeyler anlatabilirdim sana
Baharı sabote eden karları
Kırıp geçiren salgınları
Yeni türemiş hastalıkları
Radyasyonlu çayları
Kimyasal silahları
Nükleer bombaları
Bir şeyler anlatabilirdim sana
Geri dönülemeyen zamanları
Katledilip diriltilemeyen canları
Kirletilmiş yarınları
Sona kalan pişmanlıkları