-Site Büfe buyurun!
-İki yarım karışık tost, 5 kalper.
-Neper?
-kalper peynir, sen söyle abine o bilir.
-Tamam abi.
-Adres nere?
-105'inci cadde no:12 inoxpa.
-Tamam abi yazdım, inekspi.
Çay dağıtıyorum;
-Genç, bize üç çay.
-Birine süzgeç tutma,
-Biri tek şekerli,
-Birine sadece dem doldur.
-Ne?
Tabi çocukluktan yavaş yavaş gençliğe geçen bir olarak bu işleri severek yaptığım söylenemez. Futbol var hayatımda, kızlar var, Beşiktaş var, müzik var... İlk okul ikiye kadar köyde okuduktan sonra İstanbul'a geldik. Son yaz tatilinde köye gittiğimizde bol bol ve çocukça seslerle Ahmet Kaya şarkıları söylemiştik. Bu şarkılar beni derinden etkiliyor ve o şarkıların içinde kayboluyordum.
Büfede aldığım ilk aylıkla Dudullu'ya kadar yürüyerek gidip kendime güzel bir krampon ve konç alıyorum . Sonra köşedeki kasetçiye giriyorum. O zamanlar kasetçilerin vitrinleri çok nazlı ve bol posterli. Kasetçi vitrinlerinde geçirdiğim zamanı ben bilirim. Vitrinde baktığım ve gözüme kestirdiğim üç Ahmet Kaya kasetini, kasetçiye girip alıyorum. Benim için büyük bir parayı, kasetçinin kasasına bırakıyorum. Aldığım kasetler "Bahtiyar, Tedirgin, An Gelir". Kasetleri alıp eve gidiyorum. Evde tek gözü çalışan ve ara sıra saran teyple kasetleri dinlemeye başlıyorum. Kasetleri dinlerken, kasetin içindeki kabı da iyice okuyorum. Teyp çalarken, bende kasetin kabından sözlere bakarak şarkıya eşlik ediyorum. " Yusuf Hayaloğlu, Ali Çınar, Attila İlhan" diyor şarkı sözlerinin altında. Kendi kendime "vay be ne yazmış adamlar" diyorum. Bu sözleri yazan kişileri de merak ediyorum ama devir İnternet devri değil, anında bilgilere ulaşamıyorsun. "Tren gelir hoş gelir şarkısını sol ile başlayıp re ile devam ettiğini çok sonra öğrendim" bende Yusuf Hayalaoğlun'un onun kayınçosu olduğunu çok sonradan öğrenecektim. Ben kendimi şarkılara kaptırmaya devam ediyordum.
Liseye başlıyorum... Türkülerden ve Özgün Müzikten hoşlanan diğer arkadaşlarla kaset değiş tokuşu yapıyoruz. Bu arada diğer arkadaşlarda bunlara tanıklık ediyor . Evet ben Aleviyim, Ahmet Kaya'yı da seviyorum. Gizli yaşamaktan nefret ettiğim için bunları soran olursa da anında söylüyordum.
- Olum Alevilik ne?
-Sizler neye inanıyorsunuz?
-Hazreti Muhammed'i tanımıyor musunuz?
- Mum söndü mü var sizde?
- Lan siktirin gidin, yavşak yavşak konuşmayın, size ne, biz neye inanırsak ona inanırız!
Ulemayımya! Ulan ben Alevi olduğumu Sivas'ta insanlar yanınca öğrendim! Benim büyüdüğüm köyde ne Cami ne de Cemevi vardı. İnsanlar inanışını duvarlaştırmamıştı. Herkes inandığına, inandığı yerde seslenirdi çünkü bu insanlar dinleri gereği yıllarca baskı ve zulme uğramıştı ve bir ibadethane bile kuramamışlardı. Dinlerini kendi değerlerinde yaşatmıştı. Kendi içinde putlaştırdıkları inanışlar olsada, eğitim seviyesi yok denecek kadar az olsa da, önemli noktanın insani değerler olduğunu kavramış bir toplumdu. Köyden, kente göç edince, gelip yerleştiğimiz kentlerin yabancısıydık; yaşantısına, dinine, diline, giyinişine... Birileri de bizden bahsetsin isterdik. Bizim sanatçımı, bizim şairimiz, bizim şiirimi.. olsun. Televizyonda birileri Alevilerden falan bahsetimi o bizim gündemimiz olurdu. Bizden iyi söz edeni yere, göğe sığdıramaz, bizden kötü bahsedeni de yerer dururduk. Ahmet Abinin Vapuru bizim için önemli bir programdı. Yoksulluğumuzun, sobayla sıcak ilişkiler kurduğu çocukluk yılları. Bana bu soruları soran okuldaki arkadaşlara; Alevilikten girer, Sosyalizmden çıkardım. Hani o zaman bu kavramlarda ki düşüncelerim ne kadar gelişmiş olabilirdi ki. Bildiğim çok az şeyi yontar dururdum ve çok şey bilirmişim gibi anlatırdım. Kimliğimi ve inanışlarım la kimse alay edemezdi. Ben de bunları bildiğim kadarıyla anlatır ve savunmaya geçerdim. Ümraniye'deki Lisede de , Konya'daki Üniversitede de ben hep bendim. Hiç bir yerde kendimi gizlemedim, başkası olmadım. Başkasının elbisesine girmedim ve o elbiseyi giymedim. Evet Ahmet Kaya dinliyordum. Sonraki yıllarda bazen bir gece yarısında, bazen bir iş sabahında , bazen bir vapurda, bazen bir ayrılıkta, o şarkılar vardı dilimde. Bir nevi kendimi bu şarkılarla terapi ediyordum. Başlı başına bir kültür ve yaşam tarzıydı Ahmet Kaya ve her zaman sığınılacak bir limandı. Evet ben hep bendim. Ahmet Kaya'yı çok seviyordum çünkü oda hep kendisiydi. Gizlenip, saklanmayı sevmiyor ve başkasının elbisesini de giymeye de hiç niyeti yoktu. Başkaları gibi konuşamıyordu, hep kendisi gibi konuşuyordu. Hiç bir zaman da Malatayada ki devrimciler gibi olmayacaktı saçları ve bizde onun kendisine benzediği için sevecektik.
Ahmet Kaya şarkılarında ki müzikal altyapı gerçekten çok güçlüydü. Albüm kayıtlarına baktığınızda, her şarkının kendine göre bir lezzeti ve tadı var, yenilik var, enstrümantal derinlik var. Çok basit sözler bile onun besteleriyle buluşsa coşar, tabiri caizse ölüyü diriltir. Ahmet Kaya oldukça hırslı biri ama sadece hırsla olacak bir şey değil bu, doğuştan yetenekli ve bu yeteneği en yüksek yerlere taşımak için kendini geliştirmeyi sürdürüyordu. Kendisi, yazma konusunda o kadar üretken olmasa da, iyi şairlerin, güçlü şiirlerini o dillendirecekti. Yusuf Hayaloğlu ile yollarının kesişmesi de onun kısmeti. Birbirlerinin farklı yönlerini tamamlayan iyi bir, ikili olmuşlardı. Her şey birbirini bu kadar tamamlamışken, duygu ve yetenekleri de üst düzeydeyken, bu sıcağa da artık kar dayanmıyordu. Kaliteli albümler peş peşe geliyordu.
Lise ikide saçlarımı daha çok jöleleyip, bol bol kokular sürüp, karşı cinsten ilgi bekliyordum. Şiirler yazıyordum ama iyi bir şeyler yazdığım söylenemezdi. Yeni Türküler keşfediyordum. Radyo da dinlediğim güzel türküleri kasetlere kaydediyordum, bu iş için gece yarılarına kadar radyo başında oturduğum oluyordu. Ahmet Kaya, Fadıl Akgündüz'ün firması olan Jetpa'nın gecelerine katılıyor, Tayyip Erdoğan ile aynı sahnede şarkılar söylüyordu. Onun müziğini sevip, kişiliğine küfredenler ile de yakınlaşmaya başlamıştı. Türbanlı üniversite öğrencilerine destek veriyordu onlara yapılan ayrımcılığı her yerde dile getirip kınıyordu. Yakılan köyleri, sokak ortasında öldürülen insanları da... o dillendiriyordu. Savaş Ay'ın dediği gibi"o yüreği ağzında olan biriydi" böyle kişiler bir şeyleri hesaplamadan, inandıkları şeyleri konuşurlar. O konuşmadan sonra herkes yine kendi safına geçiyordu. "Olum senin sevip, dinlediğin adam var ya vatan haini!" O dönem yükselen milliyetçilik akımının etkisiyle, okul da arkadaşlarımın bana bakışlarındaki hoşnutsuzluk ve sevimsizliği fazlasıyla his ediyordum. Ülke Ahmet Kaya'yı vatan haini ilan etmişti. Artık Ahmet Kaya küfür edilmesi gereken bir kişiydi. Ülkücüler ve o zaman Tayyib Erdoğan'ında içinde bulunduğu Milli Gençlik Vakfının, okulda olan öğrenci temsilcileri sınıfları tek tek dolaşıp, gece Ahmet Kaya'nın evinin önüne gidip onu orada protesto edeceklerini duyuruyorlardı. Bense bu insanlarla okul ortamında didişmeye devam ediyordum. Artık herkes Ahmet Kaya'ya farklı bir suç ekliyordu. Onun olmayan sözleri, konuşmaları, yapmadığı eylemleri ona mal ediyordu. Herkes Ahmet Kaya'ya farklı bir dil takıyordu. O sadece bağımsız ve demokratik bir ülkenin, dürüst yurttaşı olarak yaşamak istiyordu. Rüzgarlar onu sürgünlere savurmaya başlamıştı bile. Geride memleket yağmurları altında bir gece sürgünü kalmıştı.
Ahmet Kaya el yağmurlarına gurbet türküleri söylediği zamanlarda; medya da ufak tefek haberler yapılıyordu ve bunların çoğu da çarptırılıyordu. Artık bir köfte harcı gibi herkes ayrı bir baharat katıyor, Ahmet Kaya'yı istediği gibi şekillendirip halkın önüne atıyordu. Bazı kesimler bunu çiğ çiğ bile götürüyordu. O bir yurtsever olarak artık vatansızlıktan üşüyordu.
Liseyi bitirmiş hafta içi abimin sanayideki büfesinde çalışıyor, hafta sonu ise Kadıköy'de yazıldığım dershaneye gidip Öss hazırlanıyordum. Soğuk bir gündü. Büfede çalışıyor sağa sola paket servis götürüyor ve diğer işleri yapıyordum. Baya üşümüş bir şekilde eve gelmiştim. Eve geldiğimde Annem söyledi " Ahmet Kaya ölmüş" bir garip oldum. Kütür kütür soba yanan bir oda da üşüyor, anlamsız bir şekilde televizyonun kanallarını değiştiriyordum. Ben devamlı bu süreçlerin biteceğini ve Ahmet Kaya'nın yurda geri döneceğini bekliyordum. Onu hiç canlı izlememiştim, bunu bir gün gerçekleştiririm diye düşünüyordum ama sürgün zamanlarına bahar gelmiyordu ve apansız kopan bir çığ altında sonlanıyordu bu macera. Ne yazık ki teslim olmak istemediği o klasik kadere teslim olmuştu. Kendisinin de söylediği Telgrafçı Akif Türküsünde ki sözler gibi "yazık oldu, yazık şu genç ömrüme / bilmem şu feleğin bana cevri ne". O gece bütün tv kanallarının haber bültenleri, haberlerin bitmesine yakın veriyorlardı Ahmet Kaya'nın ölüm haberini. Kısa olan bu haber "sansasyonel kişilik, protest müziğin güçlü sesi, çalkantılı yaşam"gibi saçma sapan bir tanımlamayla sunuluyordu. O gece Yön FM'de sadece Ahmet Kaya şarkıları çalınıyordu ve ben o şarkıları dinlerken uyuya kalmıştım. Sabah erkenden kalkıp dershaneye gitmek için Kadıköy'ün yolunu tutuyordum. Çok erken olduğundan Kadıköy'ün sokaklar bomboştu. Ben Seyhan Müziğin önünde, gece Ahmet Kaya'nın anısına resminin önünde yakılmış ve sönmüş mumları tekrar yakıp biraz da oturduktan sonra dershaneye gittim. Biraz Fizik, Kimya dinledikten sonra anlamsız bir şekilde caddelerde gezinip, evin yolunu tuttum. " Abi, arabamda kasetleri dolu, müziğine hastayım ama şerefsiz, karakter yok adamda" diyordu biri. Ezbere, sorgulanmamış, kötü bir düşünce insanların beynine yerleştirilmişti, kimileri bu düşünceleri yıktı, kimileri ezdi, kimileri daha çok sevdi, kimileri daha çok sövdü. Herhangi bir yerde okulda, işte... Ahmet Kaya dinlettiğinizde de gelen tepkilere göre rahatlıkla insanların duruşunu çözebilirsiniz ve onlarla nasıl bir ilişki kurabileceğinizi anlarsınız.
Son dönemde Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük ödülü Ahmet Kaya'ya verildi. Devletin sanatçı tanımlaması ne kadar geçerli olabilir ki. Devletler değil sanatçıyı halklar tahin eder. Sivas'ta yakılan Hasret Gültekin, Muhlis Akarsu, Nesimi Çimen veya diğerleri herhangi bir devlet ödülüne layık görülmedi. Bence; Ahmet Kaya'nın aldığı en anlamsız ödüldü, o gün ki siyasi konjonktür gereği bir kaşık bal çalmaktı. Siyasileri ve Devlet yetkililerinin Ahmet Kaya'dan dil çalmasından başka bir şey değildi.
"sınırlı olmayan mekâna
sınırlı olmayan zamana gidiyorum ben
en sevda halimle
en yaşayan halimle
gidiyorum dostlarım
hoşçakalın
hoşçakalın"...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder