Adanın karabalık sokaklarından, çılgın ses sistemlerinden yayılan tekno müziklerinden, ritmsiz ve anlamsız danslarını kaldırıma kadar taşıyan gençlerinden, köftecisinden, dönercisinden, dövmecisinden, dondurmacısından ve insan selinden kendimi kurtarıp fazla karabalık olmayan bir yola giriyorum. Yolun köşesinde bir lunapark görüyorum ve oraya doğru yürüyorum.
Lunapark kapısından içeri giriyorum. Hızlı bir şekilde lunaparkı gezdikten sonra, iki gole bir forma diyen, meymenet suratını çoktan terk etmiş, zanaatının bütün özelliklerini taşıyan, hilebaz, çamur, simsar, 50 yaşlarında bir adamın çalıştırdığı, parkın bu bölümünde duruyorum. Demirden yapılmış ufak bir kale. Kalenin ebatları; genişliği yarım metre, yüksekliği otuz santim civarında. Üç bilemedin dört metre uzaktan, bu ufak, boş kaleye, istediğin sitilde şut çekiyorsun. İki golü peş peşe atarsan 15 kağıt ikramiye alıyorsun çamurdan, kaybedersen 5 kağıt veriyorsun çamura. Çocukluğumda ve gençliğimde bu oyunun değişik türevlerini oynamıştım. Topla, üçken şeklinde konumlandırılmış, içine taş konulmuş üç kutu kola tenekesini devirmek, kalecinin olduğu büyük kaleye üç penaltı atmak, vb. oyunlar. Hepsin de başarısız olmuştum ve kaybetmiştim. Burada aklıma gelen ilk şey "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz"daki, Kaleci Kamildi, Elek Kamil! Artık elekleşmiştim, o kadar çok elemiştim ki her tarafım delik deşikti. Ya çok kaybetmiştim yada hiç kazanamamıştım. Şimdi ise kaybetmek gibi bir durumum yok çünkü; kazanmanın veya kaybetmenin yaratığı derinlikleri çoktan yitirmiştim. Kim neyi kazanabilir veya neyi kaybedebilir ki bu hayatta. Her şey anlamsızlaşmış ve özeliğini yitirmişti. Kaledeyken Elek Kamil'im ,şut çekerken Ofsayt Osman.
Tatilci çocuklar sırayla vuruşlarını yapıyor ama kazanan yok, tüm çocuklar ve gençler harçlıklarını meymenetsiz çamura bırakıyor, yani kazanan yine kasa. Bir anda kendimi topun başında buluyorum. Yanımda ki çocuklar "abi sert vur, abi yumuşak vur" gibi taktikler veriyorlardı bana, artık abi olmuştum, gençken çıktığım bu parkta, abi olarak geri dönmüştüm. Bir abi topa iyi vurmalıydı, ben çocukken bir abiden hep onu beklerdim. Vuruş tekniği diye bir şey vardı; pis burun, ayak içi, ayak dışı, ayağımla topa kapanıp tüm gücümle kalçadan bir şutu mu çıkarsam acaba? Ayak içiyle, yumuşak bir şekilde topa vuruyorum ve top ayrı yerde, kale ayrı yerde. Vuruşum farklı bir şekilde auta gitmişti. Çocuklar ve gençler aralarında gülüşüyordu, içten içe vay kazma vay, bu iş senin neyine diyenlerde olmuştur elbete içlerinde. Çok farklı şekilde auta çıkan top şu anki yaşantımın özetiydi. Evet şu an yaşadığım hayatta ki ben çok farklı şekilde autum. İkinci atış için çamur, çizdiği dairenin içine topu dikiyor. Bu sefer ayak ucuyla topun hafiften dibine giriyorum , top gidip kalenin yan direklerine sırasıyla çarpıp dışarı çıkıyor. Yaşadığım hayatta da buna alışıktım, tam oldu derken, iki direğin arasına çarpıp dışarı çıktığım çok olmuştu. Top sevecek seni, senin topu sevmen bir şey ifade etmiyor. Üçüncü kez topun arkasındaydım. Bu atacağım son şutla çamura 15 kağıt borcum olmuştu. Gelip topu ayak içi bir plase ile kaleye gönderiyorum ve top ağlarla buluşuyordu, şimdi ikinciyi atmak lazım eğer atarsam çamurla fiftileşeceğiz. İkinci vuruşu da aynı taktikle yapıyorum ve bu da gol oluyor ve çamurla alacak, verecek kalmıyor. Çamurun rengi değişmişti, vermeyi sevmeyen bir yapısı vardı, onun için en güzel şey parayı alıp kutuya atmaktı. Çamura bir şut daha atacağımı söylüyorum çünkü hayatta denge diye bir şey yoktu; aldıklarını veremezsin, verdiklerini alamazsın. Son şut için en son atığım 2 goldeki tekniği bozmadan, gelip topa vuruyorum ama top bu sefer alakası olmayan bir yere gidiyor ve auta çıkıyor. Yanımda ki kalabalık oyunda bariz hile döndüğünü söylüyor, çamur buna çok bozulup kalabalığı tersliyor, ben zaten hilenin farkındayım, bizler kazanamazdık çünkü aynen bu oyun gibi, hayat hep hileli ve hep yanlıydı.
Çamurun ordan ayrılmış, at hırsızı bir sunucunun anlatımıyla, lunaparkta at yarışı oynuyordum. Buraya nasıl ve niye geldiğimi ben bile bilmiyordum. Üçken formunda altı deliğin olduğu bölmeye tenis topunu elle yuvarlayıp o yuvarlaklardan geçirmeye çalışıyorum, topu o deliklerden ne kadar geçirirsen atın o kadar ilerliyor. At hırsızı sunucu, atlara ayrı ayrı isimler vermişti, onların ismiyle sesleniyordu yarışmacılara. İki numaralı bölme deydim, benim adım Bizim Köylü Arap Şükrü'ydü, diğerlerine de; Sergen, Grupekinoks, Fadime, falan diyordu. Geride kalmıştım, önde giden atlar; dostlarım ve arkadaşlarımdı. Onlar alıp başlarını bütün hızlarıyla gitmişken ben geride kalmıştım, tozlarında boğuluyordum. Bizim Köylü Arap Şükrü'nün koşamaya mecali yoktu,hayat yorgunuydu ve yükü çok fazlaydı o sadece geriden acı acı kişniyordu ama diğerleri öylemiydi şahlanmışlardı, deli gibi koşuyorlardı,rüzgarlara direnircesine, yüreklerini terletircesine. Bizim Köylü Arap Şükrü yarışı kaybetti ve iki ayağını kırdı. Bizim Köylü Arap Şükrüyü oracıkta vurdular. Oluk oluk kan aktı Arap Şükrü'den. Kimse onun tedavisiyle uğraşamazdı, çünkü o kaybedendi ve hep gerideydi. Gözünden iki damla yaş süzüldü Arapın. Kaybedecek bir yarışı da kalmamıştı artık Şükrü'nün. Onun ölümünün nedeni de bendim. Üstümde Arapın kurumuş kanıyla, boynumda vebaliyle, lunaparkı terk ettim.
Kimin kaybedip ve kimin kazandığını, kimse bilmez aslında. Geriye sadece at gibi kişneten acılar kalır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder